Sen, ben, göçmen…

25 Apr 2009 Kategori: Radikal Yazıları

sen-ben-gocmenİstanbul Film Festivali’nin açılış filmi ‘Hoşgeldiniz’ göçmenlik meselesine dair ibret verici bir hikâye anlatıyordu. Bu hafta da gündemimiz aynı…

On yıl kadar önceydi. Yılbaşı tatilinin tatlı gevşekliğiyle elimi kolumu sallaya sallaya işe gittim. Sakin bir gün olmasını bekliyordum. İçeri girer girmez, sefer görev emri geldi. İstikamet çizmenin topuğuydu. İtalya’nın Brindisi kıyısına yüzlerce Kürt kökenli göçmen çıkmıştı. Türkiye’den yola çıkan küçük bir gemide, uzun bir yolculuktu. Erzak bitmiş, su bitmişti. Aralarında hastalananlar vardı. Sahil görününce bazıları suya atlamıştı.
İtalyan sahil güvenliği gemiyi Bari’ye bağladı, göçmenleri Brindisi’de bir okula yerleştirdi. Yanlış hatırlamıyorsam aralarında hayatını kaybedenler yoktu ama, onları gördüm, perişan vaziyetteydiler. Hepsi de siyasi sığınma talep ediyordu. Konuştuklarımdan birkaçının ilk denemesi değildi. Belki son denemeleri de olmamıştır. İtalya hükümeti ve iltica yasaları kolay mülteci statüsü vermekten yana değildi. O dönemde bu insanlara mülteci statüsü verilmesi talebiyle Roma’da yapılan gösteriler Türkiye’de birçok gazeteye öfkeli başlıklar attırmıştı.
Göçmenlerle ve Brindisi’deki yetkililerle konuştuktan sonra ikinci durağımız Bari limanı oldu. Hayalet bir gemi gibi kara kara duran küçük bir şilepti. Liman güvenliğine çaktırmadan yaklaşıp gemiye atladık. İçeride durum tam bir felaketti. Herhalde ancak 30 kişinin rahat rahat seyahat edebileceği gemi belli ki tıka basa dolmuştu ve bırakın erzağı hijyen diye bir şey de kalmamıştı. Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Başkanın devam kitabı

11 Apr 2009 Kategori: Radikal Yazıları

barack-obamaTürkçe’ye ‘İnanırsak Başarırız’ diye çevrilen ‘The Audacity of Hope’ kitabının ilk bölümünde yeni senatör olan Barack Obama’ya bir gazeteci şöyle diyordu: “İlk kitabınızı büyük keyifle okudum. Acaba ikinci kitabınızı yazarken de bu kadar iyi olabilecek misiniz?” Barack Obama’nın bu sözleri tercümesi şöyleydi: “Senatör olduktan sonra da eskisi kadar dürüst olabilecek misiniz bakalım?.. Ben de kendime bu soruyu soruyorum. Sorunun cevabını bu kitabı yazarken bulacağımı umuyorum.”
Barack Obama, siyasi hayatına 1997’de başladı, dürüstlükten bir şey kaybetmeden devam etti, Temsilciler Meclisi’ne seçilmeye çalıştığında hezimete uğradı, sonra küllerinden doğup 2005’te İllinois senatörü oldu, (Yemin töreninden önce küçük kızı Sasha Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin elini sıkmak yerine kendisine ‘çaaak’ yaptığında onu gülerek izliyordu), sözkonusu kitabı 2006’da yazdı, 2008’de yayımladı. Capitol Hill’de 2009’un ocak ayında başkanlık yemini ederken genel kanı dürüstlüğünden bir şey kaybetmediği yönündeydi. Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Hayati belediyecilik önerileri

4 Apr 2009 Kategori: Radikal Yazıları

istanbul-bogaz-koprusu-isiklandirmaYerel seçim hengamesi de geride kaldı. Bağıran minibüsler hayatımızdan çıktı. Vaatler geride kaldı, artık hizmet zamanı! Bakalım neler olacak. Ben özellikle adalet bakanının “Hükümetimizle kavga eden, zıtlaşan yerel yönetimler her projelerini Ankara’dan geçiremiyor. Maalesef bu Türkiye’nin gerçeği. O nedenle halkıyla barışık, hükümetiyle barışık, devletiyle barışık mahalli yönetcilier işbaşında olursa, sorunlarımız daha çabuk çözülür” cümlelerini sarfettiği Antalya’da, hizmet açısından bir sıkıntı yaşanıp yaşanmayacağını merak ediyorum. O da sonuç için “Sürpriz oldu” diyor, ama sanki içine doğmuş gibi konuşmuş.
Neyse, bu hafta belediyeden beklentilerimi yazacağımı söylemiştim “Bir sürü sorun varken, sadece bunlar mı beklentilerin?” demeyin diye önden söylüyorum. Aklıma takılan bir-iki şey var, onları yazacağım. Bazıları ‘hayati’ önemde.

Yazının tamamını görmek için tıklayın »

O söylediğiniz ifade…

28 Mar 2009 Kategori: Radikal Yazıları

abdullah-gulTam yeni belediye başkanından beklentilerim başlıklı bir yazı yazacaktım ki, salıdan çarşambaya devreden en önemli mesele zihnimi işgal etti.
Hayatımda beni en çok utandıran şeylerden biri, memleketin idaresine ve bekasını korumaya talip koca koca adamların “Kürt diye bir şey yoktur, o dediğiniz karda yürürken çıkan ‘kart kurt’ seslerinden türemiş bir yalandır” pata-tezidir. (Gerçekten ne diyeceğimi bilemedim, her şeye tez deniyor ya… Bu çıktı işte, idare edin…) Bu hikâyeye hâlâ sinirleniyorum. Bu aptalca tartışmaya tanıklık etmemiş olmayı, o dönemi unutmayı istiyorum, ama hatırlatıyorlar…
Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Domo Arigato Mrs Roboto

21 Mar 2009 Kategori: Radikal Yazıları

hrpHRP  C4. Hayır, bir virüs adı falan değil, Japonya’da üretilen son robotun adı. Kendisi dişi. Hafta içinde gazetede, televizyonda görmüş olabilirsiniz. Aslında ona robot-manken de diyebiliriz. Her ne kadar bacaklarını dizlerinden kırarak yürüse de, Tokyo’da defileye çıkması uygun görülmüş. Dolayısıyla bu mekanik kız kardeşimizin çok güzel bir yüzü ve Japon kadınlarının özendirecek orantılarda vücut hatları var. Gerçi üzerinde rahat durabilmesi için ayaklar biraz büyük tasarlanmış. Ayak bilekleri de kalın. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum, yürürken de hafifçe kırıtıyor. Bu modelin en önemli özelliği, komutlara tepki vermesi. Mesela “Şaşır!” dendiğinde eller kollar kalkıyor, gözler büyüyor. “Kız bakalım!” dendiğinde ise cilveli cilveli kızgınlık yapıyor. Gözler kısılıyor, dudaklar hafifçe çarpıtılıyor, “Ama yapma, aşk olsun!” der gibi. Japon bilim insanları hakikaten çekici bir insan-robot-manken yapmaya çalışmışlar. Hatunun dudakları hep aralık. Bundan birkaç yıl sonra eminim ki, ‘Japonya’da insana çok benzeyen bir robot yapıldı’ haberi yerine, ‘İnsandan ayırt edilmeyen robot yapıldı’ haberini de vereceğiz. Artık düşünün nasıl bir tip çıkar ortaya. İş Japon Barbie irisine doğru gidiyor.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Rolling Stones’la kırmızı halıda

16 Feb 2008 Kategori: Radikal Yazıları

Bir anda kendimi memleketin ağır gündeminin dışında, Berlin sokaklarında koştururken buldum. Tam da Meclis’te, üniversitelerde türbanı serbest bırakacak anayasa değişikliklerinin görüşüldüğü günlerde, dünyanın sayılı film festivallerinden birini izlemekti görevim.
58. Berlin Film Festivali, tarihinin en rock’n'roll açılışını yaptı. Rolling Stones oradaydı! Beni ve Rolling Stones tayfasını Berlin’de buluşturan ise, kalbimde gittikçe daha büyük bir yer işgal eden yönetmen Martin Scorsese’ydi.
Müzik tarihinin 60′lar-70′ler hanesine doğan sinemaseverler farkındadır belki, Scorsese için bu yıllarda çıkış yapan bazı isimler çok önem taşır. Yönetmen, bunu Bob Dylan’ı anlattığı ‘No Direction Home’ belgeseliyle de ortaya koymuştur, ‘Mean Streets’ten ‘The Departed’a kadar, filmlerinde duyulan Rolling Stones şarkılarıyla da…
Scorsese’nin bir söyleşide anlattığına bakılırsa, ‘Mean Streets’ filmi için ilham ona zaten 1969 yılının Kasım ayında, Madison Square Garden’da bir Rolling Stones konserinde, ‘Jumpin’ Jack Flash’i dinlerken gelmiş. Keith Richards gitarının tellerine vururken, Scorsese’nin gözünün önünde ışıklar çakmaya, film sahneleri canlanmaya başlamış. Aradan 40 yıl geçmiş, Scorsese ışığı bu kez doğrudan Rolling Stones’un üzerine çakmaya karar vermiş. Filmin, geçmişi aynı tarihle uzanan Rolling Stones şarkısı ‘Shine A Light’ın adını taşıması da bu durumla doğrudan alakalı.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Türkiye’de ‘öteki’ çok

9 Feb 2008 Kategori: Radikal Yazıları
Türban… Hicab… Çenealtı… Gerdan… Bez parçası… Başörtüsü… Özgürlük.. Eşitlik… Laiklik… Bütün hafta kulaklarımızda uğuldayan tartışmanın anahtar sözcükleri bunlardı. Türkiye’nin farklı kombinasyonlarda ortaya çıkabilen ‘öteki-beriki’ çatışmalarından ‘türban-laiklik’ başlıklı olanı gündemde. Başka bazı ülkelerde olduğu gibi, siyasi İslam’ın yükselişi, kentlere göç, postmodernizmin etkisiyle ortaya çıkan bu değişik örtünme biçimi, ‘Siyasi bir sembol kamu alanına taşınıyor’ gerekçesiyle, bazılarınca laikliğin karşısındaki en büyük tehdit olarak değerlendiriliyor şu sıralarda. Laik cumhuriyetin, türban üniversiteye girdiği anda çatırdayacağı endişesi hâkim. Bu endişe öyle etkili ki, türbanlı kadınlarla aynı fikirleri benimseyen erkeklerin üniversitelere ya da devlet dairelerine herhangi bir sınırlamaya tabi olmadan girebildiği gerçeği, bu tezi savunanların dikkatinden kaçıyor. Ayrımcılık içinde ayrımcılık söz konusu. Bana göre, erkeklerin değil ama kadınların örtünmek zorunda kalması bir ayrımcılık. Kadınların inançları gereği örtünmeleri nedeniyle belli alanlardan uzak tutulmaları, cumhuriyetin geleceğine dair tartışmanın da neredeyse sadece onlar üzerinden yürütülüyor olması da ayrımcılık… Bu ayrımcılığa son verilmesini onaylarsa, bizzat kendisinin ileride ayrımcılık kurbanı olacağını düşünenlerin sayısı da az değil. Göğüs göğüse çarpışma sürüyor, kimse kimseye güvenmiyor, uzlaşma formülü çıkamıyor.
Hafta içinde bir ara, birkaç saatliğine bu konuyla uğraşmayı bir kenara bırakıp, Ümit Kıvanç’ın Kazım Koyuncu için yaptığı ‘Şarkılarla Geçtim Aranızdan’ filmini izlemeye başladım ama yine aynı konuyu düşünürken buldum kendimi. Üç DVD’den oluşan üç buçuk saatlik belgeselde Kazım Koyuncu anlatıyor; Ümit Kıvanç, onun rehberliğinde bu kısa, ama ardında önemli bir iz bırakan hayatı bize aktarıyor.
Kazım Koyuncu’nun duruşuna, sözlerine ve hikâyesine, Türkiye toprakları üzerinde yaşayan herkesin kulak vermesi gerekiyor. Çünkü Türkiye’de ‘öteki’ çok… Kadın ‘öteki’, başını örten ‘öteki’, açık giyinen ‘öteki’, memur ‘öteki’, memleket hayrına özeleştiri yapan ama 301′lik olan haliyle ‘öteki’, eşcinsel ‘öteki’, Kürt ‘öteki’, Alevi ‘öteki’, Ermeni ‘öteki’, Rum ‘öteki’, böyle bir durumda ‘Türk’ de ‘öteki… Bunlar bir çırpıda akla gelenler.
Denizin Çocukları

Yazının tamamını görmek için tıklayın »

‘Hümanist insan’ olmak

2 Feb 2008 Kategori: Radikal Yazıları
Şimdi anlatacaklarım başlangıçta çok kişisel bir hikâye gibi gelebilir, ama biraz heyecanlı, biraz komik, epey de ‘düşündürücü’ olduğu için yazmaya karar verdim. Başlıktaki ‘hümanist insan’ ben oluyorum. Nasıl mı? Anlatacağım. (Bu giriş bana birinin yazılarını hatırlattı ama…)
Tam bir hafta önce işten çıktım, arabama bindim, evime doğru gidiyorum. Arabada müzik dinlemeyi severim. Feridun Düzağaç’ın, yani F.D.’nin, adı durumuma gayet uygun olan ‘Uykusuza Masallar’ albümü yeni gelmiş, onu dinleyip anlamaya çalışıyorum. CD çalarda ilgimi çeken birşeyler olduğunda, yolu uzatırım. Yine öyle yapmaya karar verdim, müziği açtım, gözüm karanlık caddelerde pusu kurmuş çukurlarda, dikkatim yola ve müziğe kilitlenmiş vaziyette gidiyorum. Albümün açılış parçası hoşuma gitti, bir daha dinleyeyim dedim, hatta eşlik de ediyorum, keyfim yerinde… Bu ufak İstanbul turunun sonuna yaklaşırken, F.D. ‘Yeniköy’de evim, eski köye yeni adet’ diye söylüyor ve tesadüf bu ya, şarkının sözleri olay mahalliyle örtüşüyor. Beyaz bir aracın arkadan bana yaklaştığını fark ediyorum. Genelde araba kullanırken sıkıştıranları yok sayarım, ama bu aracın üstündeki kırmızı-mavi, çılgınca yanıp dönen ışık bana başka birşey anlatıyor. Herhalde bir ihbar var, hızlı hareket etmeleri gerekiyor. En iyisi sağa yanaşayım da, geçsinler… Ama sağa da yanaşamıyorum, çünkü bir yıl önce kazılan sağ şerit hala kapalı… Onlar da bu sefer solumda, ama geçmiyorlar da… Allah Allah, şimdi de sağdan geçmeye çalışıyorlar… Hala müzik çalıyor, ama konsantrasyon kalmadı bende tabii. Bir dakika, galiba birşey duydum. Müziği kapatıyorum, sokağıma sapıyorum, yanyana duruyoruz, fena halde ters bakan iki çift göz üzerime dikilmiş, benim gözlerim ise şaşkınlıktan büyümüş vaziyette. Bakışıyoruz.

Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Okuduğunu söyle, kimliğini bileyim

26 Jan 2008 Kategori: Radikal Yazıları

Sanırım önceki haftaydı. Radikal’de geçen yıl Türkiye’de en çok satan
10 kitabın listesini gördüm. O günden beri belli aralıklarla bir okur profili beliriyor zihnimde. Belki hafta sonu olmadan ve siz bu yazıyı okumadan konuya yayında da girerim, zira Milliyet ve Radikal’in kitap eki editörleri Filiz Aygündüz ile Cem Erciyes’i kolluk marifetiyle yayına getirmek ve bu konuyu kendileriyle konuşmak ısrarındayım. Yine de o günü bekleyemeyeceğim galiba. Hissiyatımı burada ortaya dökeceğim…
Evet, 2007′de Türkiye’de en çok satan (okunduklarını da farz ediyoruz tabii) kitaplar listemiz şöyle:
1. The Secret / Sır, Rhonda Byrne
2. Musa’nın Çocukları, Ergün Poyraz (Adını burada telaffuz edersek, diğer konuyla ilgili yayın yasağına girer mi acaba?)
3. Olasılıksız, Adam Fawer
4. Veda, Ayşe Kulin
5. Musa’nın Gülü, Ergün Poyraz (Yok canım, burada isim zikretmek o yayın yasağına girmez herhalde!)
6. İşgal ve Direniş, Hulki Cevizoğlu
7. Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi, Emin Çölaşan
8. Derin Devlet, Cüneyt Arcayürek
9. Şeytanın Yemini, Jean Christoph Grange
10. Ruhsal Gelişim ve Kader, Ender Saraç
Liste böyle… Buyrun size memleketin haletiruhiyesi…
Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Fasit daire, faşist daire

19 Jan 2008 Kategori: Radikal Yazıları

Tam bir yıl önce Türkiye bir yurttaşını kaybetti, hem de çok iyi bir yurttaşını. Hrant Dink, geçmişini unutmadan memleketini seven, daha çok sevmek isteyen, bunu içeride dışarıda, her yerde ortaya koyan, vergisini ödeyen, ‘vatani görevini’ yerine getirmiş bir yurttaştı. Ama devlete göre farklıydı.
Hrant’ın kaleminden: “Sonuçta bu ülkenin bir yurttaşıyım ve ısrarla herkesle eşit olmak istiyorum. Ermeni olduğum için kuşkusuz bundan önce birçok olumsuz ayrımcılıklar yaşadım. Sözgelimi 1986 yılında Denizli 12. Piyade Alayı’na kısa dönem askerlik (8 aylık) için gittiğimde, devremdeki tüm arkadaşlarıma yemin töreninden sonra erbaş rütbesi taktılar ve bir tek beni ayırıp er olarak bıraktılar. İki çocuk sahibi koca bir adamdım, umursamamam gerekiyordu belki. Üstelik bir tür rahatlık dahi sağlamıştı. Nöbet ya da daha zorlu görevler de verilmeyecekti. Amma velâkin fena koymuştu bu ayrımcılık. Tören sonrasında herkes ailesiyle mutluluğunu paylaşırken, teneke barakanın arkasında, tek başıma iki saat boyunca ağladığımı hiç unutamıyorum. Alay komutanımın odasına çağırıp, ‘Üzülme, bir sorunun olursa gel bana’ deyişi hâlâ belleğimde bir yara…”
Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Nuri Alço bana asılma!

12 Jan 2008 Kategori: Radikal Yazıları

Biliyorum, olayın üzerinden 12 gün geçti ama hiç önemli değil… Önceki yıl da oldu, geçen yıl da olmuştur, bu yılkinin izleri hâlâ taze, bu gidişle sonsuza kadar da tekrarlanacak. Yılbaşında ‘müsait’ olduğuna kanaat getirilen bazı yabancı kadınlar, havai fişeklerin patlamasıyla iyice kabaran bir şehvetle taciz edilecek orta yerde. Kameralar yakaladığında bileceğiz, kamera yoksa, haberimiz de olmayacak.
Ama bir dakika… Kameraların ‘yakalamasından’ da söz edemeyiz ki. Adamlar ve hatta birtakım çocuklar basbayağı kameraların ışığının, fotoğraf makinelerinin flaşlarının altında coştukça coşuyorlar. Patlayan her flaş, ‘taşkın’ı kabartıyor. “A, ne güzel. Herkes kardeş kardeş öpüşüyor” diye düşünüp, etrafındakilere gülümseyerek karşılık veren ‘el kızı’ ellendikçe elleniyor. Sonra çığlıklar… Kameralar hâlâ kayıtta bu arada. ‘Taşkınlar’ bu performanslarıyla madalya almayı umuyorlar gibi. Gevrek gevrek gülüyorlar. Tacizcilerden biri, 57 YTL’lik cezasını ödedikten sonra SHOW TV’ye gidip, ‘Ben tacizci değilim’ diye ‘demeç’ veriyor. Aşağı yukarı şöyle bir şeyler geveliyor: “Şimdi bana tacizci dediniz. Ben tacizci değilim. Utanılacak bir şey yap-ma-dımm, diyemem de yaaani… Yaa, kadın zaten sarhoş, ne yaptığını hatırlamıyor.”
Yazının tamamını görmek için tıklayın »

İktidarlar, babalar ve çocukları

5 Jan 2008 Kategori: Radikal Yazıları
Nerede okumuş ya da dinlemiştim, o yaşlarda nasıl kavramıştım bilmiyorum. General Ziya ül Hak, 1977′de Pakistan’da darbe yapmış, Başbakan Zülfikar Ali Butto’yu devirmişti. Tutuklanan Butto, seçimlere hile karıştırdığı ve rakiplerini öldürttüğü iddiasıyla, idam cezası istemiyle yargılanıyordu. Haki üniforması, bulduğu her boşluğa takıp takıştırdığı madalyaları (hatta şimdi kafamda canlandırmaya çalıştığımda belinde kılıç da varmış gibi geliyor) ve uçlarını kıvırdığı kapkara bıyıklarıyla süslü bir diktatördü Ziya ül Hak.
Çok antipatik buluyordum kendisini. Hem yaptığı iş hoşuma gitmemişti, hem de yüz ifadesi. Düşüncelerim Pakistan’dan kırbaçlı, recmli haberler geldikçe pekişti. Diktatör general ülkeyi şeriatla tutkallamaya çalışıyordu. Çok geçmeden, 1979′da, Zülfikar Ali Butto asıldı. Aslında Ziya ül Hak, darbeyi yaptığı gün Butto’nun ölüm fermanını da imzalamıştı. Butto’yu asmasın diye birçok ülke girişimde bulunmuştu. Aralarında Türkiye de var mıydı hatırlamıyorum, ama unutmadığım bir şey var ikili ilişkilere dair…
Sanırım 23 Nisan’dı. Yıldan emin değilim, ama 12 Eylül 1980 sonrası. Ankara’da törenler var. Ziya ül Hak, yüzünde geniş bir gülümseme, bizim darbeciyle yan yana oturuyor. Geçit halindeki çocuklar tam protokolün önünde ‘Pakistan Pakistan Cive Pakistan’ diye bağrınıyor. İkili çok mutlu. ‘Her koşulda cive Pakistan, öyle mi? Bu nasıl iş?’ diye düşünmüştüm. Midem bulanmıştı. Bu ikilinin birbirine ne kadar iyi uyduğunu daha sonra anladım tabii.

Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Fidel’in peşinde…

29 Dec 2007 Kategori: Radikal Yazıları

Yıl 1996. İstanbul’da Habitat konferansı var. Milliyet’te muhabirim. Küba lideri Fidel’in peşinden koşturuyorum. Fidel nerede, ben orada. Hayalim kendisiyle bir söyleşi yapabilmek, en azından günün sonunda resimaltına girebilecek anlamlı bir-iki çift laf alabilmek. Bu uğurda otel lobilerinde beklemekten ayaklarıma karasular indi, Etiler’de ziyaret ettiği puro dükkânının girişinde ezilme tehlikesi geçirdim, kendisini Beylerbeyi’nde ağırlayan dokuzuncu cumhurbaşkanımızın korumalarıyla itiştim (önce onlar ittiler), denize düşme tehlikesi geçirdim.
Sonuçta, Fidel’le görüşebilen tek gazeteci Leyla Umar oldu. Otel lobisinde çöktüm, kaldım. Leyla Umar, Fidel’le görüşebildiğine çok sevinmişti tabii, ama halime üzülmüştü. Ben de halime üzülmüştüm, ama sonra onun Fidel’le görüştüğüne sevindim, çünkü 20 yıldır bekliyordu. Neyse, ben ertesi gün yine Fidel’in peşinden koşturmaya inatla devam ettim. Sonunda Atatürk Havalimanı VIP Salonu’nun çıkış kapısına kadar geldik. Fidel kapıdan dışarıya adımını atmak üzere… Ümitsizce ‘Fideel…’ dediğimi hatırlıyorum. Bana döndü, ayaklarımı yerden keserek beni sürükleyen kalabalığın ve korumalarının üzerinden elini uzattı. Ben de elimi ona uzattım haliyle… Çakı gibi duran Commandante’nin eli yumuşacıktı. “Ven en Cuba!” diye seslendi. Korumalardan biri, “Küba’ya gel diyor” diye tercüme etti. Fidel’in uçağının havalanıp gözden kayboluşunu feri kaçmış gözler ve düşmüş omuzlarla izledim.
Reggeatone kuşağı
Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Göç yolları

22 Dec 2007 Kategori: Radikal Yazıları

Bazen bir tekneye doluşup kızgın güneşin altında kavruluyor ya da kabaran sulara yenik düşüyorlar, bazen son nefeslerini havasız bir kamyon kasasında veriyorlar. Bazen sınırları eşek sırtında geçiyor ya da dağları yürüyerek aşıyorlar, bazen de o dağlarda donup kalıyorlar. İki hafta önce Ege’de yaşanan facianın ardından, bir çocuğun yıllar öncesinde bıraktığım anısı geldi aklıma. Yıl 1988′di sanıyorum. On yaşında bile olmayan küçük çocuk, İsviçre’ye geçmek için babasıyla beraber aşmaya çalıştığı Alpler’de soğuğa dayanamamıştı. Bu trajedinin ardından, çalıştığım İsviçre gazetesinin bir okuru Mehmet’in ailesine maddi yardımda bulunmak istemişti. Ben aracı olmuştum bu teklif üzerine, ama babanın hâlâ daha göç edebilme ihtimalini araştırdığını farkedince dehşete kapılmıştım.
Neredeyse her gün bir trajedi yaşanıyor kaçak hatlarında. Biz bir kısmını duyuyoruz. Özellikle Türkiye ile Yunanistan arasında, Ege Denizi’nde ve sınırda pinpon topu gibi oradan oraya gönderiliyorlar, ‘no man’s land’ tabir edebileceğimiz bir alanda sıkışıp bazen masanın dışına düşüyorlar. Ülkeler gözaltına aldıkları göçmenleri barındırma ve ülkelerine gönderme yükümlülüğünden ve maliyetinden kaçmaya çalışıyor çünkü.
Birkaç yıl önce Türkiye’den Yunanistan’a kaçak girerken yakalanan göçmenler, Yunan sınır güvenlik güçleri tarafından yine Türkiye’ye kovalanmıştı. Meriç’te yapılan aramalarda kayıplara ulaşılamadı. Bir yıl kadar önce Yunan Sahil Güvenlik botunun Karaburun açıklarında denize döktüğü 37 göçmenden çoğu yüzme bilmiyordu, altısı boğuldu, diğerlerini Türk Sahil Güvenlik botları kurtardı.
Şanslı olanların başına neler geliyor pekiyi? Bazıları farkında değil belki ama bu tehlikeli yolculuğa çıkmayacak kadar şanslılar… Yüzme bilmeyip, kasıklarına kadar yükselen çizmelerle Meriç’i geçmeye hazırlanırken yakalananlar şanslı mesela. Sık sık tekrarlanan bir başka hikâye. Tekneye bindirilip ‘Yunanistan’a geldik’ diye Ege kıyılarında bırakılıyorlar. Assos-Edremit arasında köylüler sabah sabah merada çalıların arasında yatan göçmenlere çok rastladı. Bu göçmenler tacirlere birkaç bin dolar kaptırdılar belki, ama nasıl biteceği her zaman kestirilemeyen bir yolculuğa çıkmadılar en azından…
Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Led Zepplin’i sevdim seveli…

15 Dec 2007 Kategori: Radikal Yazıları

Yer Londra. Tarih 10 Aralık olmuş çoktan… Yorgunum da, ama uykuya dalamıyorum… Sırtüstü uzanmışım yatağa, yüzüme bir gülümseme yayılmış. O günün akşamı Rock’n Roll aleminin gelmiş geçmiş en heyecan verici adamlarını görmeye, dinlemeye gideceğim.
Led Zeppelin dağıldığında 11 yaşındaydım. İki yıl sonra en sevdiğim albümler arasında ‘Led Zeppelin IV’ vardı. Arkadaşım Attila’nın çift telli gitarda (pek tabii ki) ‘Stairway to Heaven’ çalmaya çalışmasını hatırlıyorum, plağı döndüre döndüre dinlememizi, sözleri çıkarmaya ve söylemeye çalışmamızı… Daha sonra ‘Since I’ve Been Loving You’yu ilk duyduğumda yaşadığım duyguyu. Duyduğum şeye âşık olmamı…
O dönem beni çarpan birçok müzisyende/grupta şunu yaşadım hep. Dinliyorum, beğeniyorum, “Kim bu?” diye soruyorum. Aldığım cevaplar: “Cat Stevens, ama Müslüman oldu, müziği bıraktı” ya da “Deep Purple, ama dağıldılar” ya da “Led Zeppelin. Yaa, onların da davulcuları öldü. Onlar da dağıldı”. Ben adamları yeni keşfedip, olay mahalline yeni girmişim, bir bakıyorum ki geç bile kalmışım. Onlar çoktan gitmiş. Bonzo’nun ölmesine üzülüyorum, sadece birlikte çalışan değil, arkadaş da olan bu insanların birbirinden ayrılmasına üzülüyorum, onları hiçbir zaman bir arada göremeyeceğime üzülüyorum. Ne zaman Led Zeppelin dinlesem, şarkılara bu duygular da hafifçe eşlik ediyor.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Ayılar ve insanlar

8 Dec 2007 Kategori: Radikal Yazıları

Son iki haftadır kafam ayılarla meşgul. Bildiğim tüm ayı hikâyeleri olmadık zamanda peşi sıra aklıma üşüşüyor… Bu zincirleme reaksiyon her seferinde Karacabey’deki ayı barınağına gönderilen dünya tatlısı Datvi ve onu büyüten ve de belgeselini çeken Cemal Gülas’ın hikâyesiyle başlıyor. Sanki (bir kuşağın unutamadığını yeni keşfettiğim) ‘Bir Sevgi Filmi: Ayı’ bu kez Türkiye’ye uygun bir senaryoyla çekiliyor. Herkes işin ‘Sevenleri ayırmayın. Datvi’ye özgürlük’ tarafına takılıyor. ‘Ayılar nüfusları artınca öldürülmeliler’ zihniyetinde bir Orman ve Çevre Bakanlığı’nın bulunduğu memleketimizde, Datvi’nin hayatının güvence altına alınmış olabileceğini düşünen ise pek yok.
Yaşadıkları bölgede yiyecek bulmakta zorlanan ayılar, hele bir de insana ve hazıra alışmışlarsa, yerleşim yerlerine yaklaşıyor, bazen karınlarını doyurup gidiyor, bazen de o kadar şanslı olamıyorlar. Aklıma kısa süre önce Bingöl’de suyun içindeyken taşlar ve sopalarla linç edilen ayı geliyor. Ayılar bir tarafa, aramızda uzaylılar da dahil, karşılaştığı her türlü yabancı cisme, kediye, köpeğe, kuşa taş atma eğiliminde insanlar yaşıyor.
İnsanla yakınlaşmış, karnı aç ve oyuncu bir ayı hikâyesi de İzmit’ten. Bir aile tarafından beslenen yavru ayı, serpildikten sonra da bu aileyi ziyaret etmeye devam ediyor. Bir gece evin kapısına omuz atıp giriyor, karnını doyurduktan sonra evin büyükannesini yatak odasında ziyaret ediyor. Canı oynamak istiyor ve büyükanneyi bacağından çekip yataktan kaldırmaya çalışıyor. Yatağınızda, bacağınızı tırmalayan iri bir ayının gölgesinde uyandığınızı düşünün.

Yazının tamamını görmek için tıklayın »

Blog Hakkında

Bu blog, şu anda Banu Güven'in Radikal gazetesindeki köşesinde çıkan yazılarından oluşuyor. Önümüzdeki dönemde umuyoruz ki, yazıları için daha fazla zaman bulacak ve sizlere bu blog üzerinden yazılar yazabilecek. En çok sorulan sorulardan birine de yanıt verelim; evet, bu site Banu Güven'e ait. Bir hayranı tarafından kurulmuş değil. Blog'la ilgili teknik konularda admin@banuguven.com adresine yazabilirsiniz. Banu Güven'e göndermek istediğiniz mesajlar için iletişim bölümünü kullanabilirsiniz.