Banu Güven’in web günlüğü
İstanbul’da heykel deyince çoğunluğun aklına ilk gelen ne Kuzgun Acar, ne İlhan Koman. Akla sanatçılardan çok, heykellere konu olanlar geliyor. Mesela çeşitli Atatürk heykelleri, büstleri, Osmanlı döneminin de şan şöhret sahibi isimleri için yapılmış anıtlar…
Mesela Fatih’te yaşayan, hiç müze görmemiş bir çocuk için heykel, meydanda devasa atının sırtında uçan Fatih Sultan Mehmet’in heykelidir. Aslında orada uçan attır. Aslında o da değildir. Uçan bizzat heykeltraştır. Böyle bir hareketi yapabilen bir ata (arka ve ön bacaklar aynı anda öne ve geriye dümdüz uzanıyor), bugüne kadar Fatih ilçe sınırları ve çizgi filmler dışında rastlanmamıştır. Yanlış anlaşılmasın, soyut sanata hiç karşı değilim, ama Fatih bu kadar somutken, at neden soyut olsun? Bir ara atın anatomisinin tartışıldığını da söylemeliyim ama bu tartışma testislerinin iriliğiyle ilgili olmuş, bu şekilde hareket edip edemeyeceğiyle değil. Atın t.ş.klarıyla ilgili üst düzey entellektüel tartışma nasıl sonuçlandı bilmiyorum ama, kültür başkentinin halkının güzel sanatlar anlayışının sınırlarını güzelce belirledi zamanında.
Soy sop meselelerinin çok gündemde olduğu birkaç haftayı geride bıraktık. Sağlık Bakanlığı sperm bankası meselesinin Türk soyunu korumakla değil, soy bağını korumakla alakalı olduğunu söyledi. İlginç olan yönetmeliğin herkes tarafından ırk koruma amaçlı olarak algılanmasıydı. Böyle bir algı, yaşadığımız toplumda kabul gören böyle bir muhafazakârlık olmasa var olabilir miydi? Şimdi bir kamuoyu araştırması yapılsa ve ‘Türk anneden doğacak çocukların babalarının başka milletten olmasının bir sakıncası yoktur. Katılıyor musunuz?’ diye bir soru sorulsa, cevap şıkları da ‘Tamamen katılıyorum’, ‘Kısmen katılıyorum’, ‘Katılmıyorum’ olsa, ortaya toplumun muhafazakârlığına dair anlamlı bir sonuç çıkabilir gibi geliyor bana. Türkiye’de bir hükümetin böyle bir girişimde bulunması da ihtimal dahilinde görülüyor demek. Hâlâ oralardayız yani.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Bakan Kavaf bir açıklama yaptı ve Lambda İstanbul’un 2010 en homofobik ve transfobik olanlara verilen Hormonlu Domates Ödülleri’nde siyasetçi kategorisinde bence bütün rakiplerini geride bıraktı. TV- Magazin dalında, sunduğu evlilik programında güçlü bir çıkış yapan Esra Erol bile gölgede kaldı. Bunu 21. yüzyılda, aslında töre cinayeti olarak nitelendirebileceğimiz cinayetlere kurban gidebilen eşcinsellerin yaşadığı bir toplumda, ‘aileden sorumlu’ bir bakandan duymak sarsıcıydı: “Eşcinsellik bir hastalıktır, tedavi edilmelidir.”
Benim eşcinsel arkadaşlarımda ‘rahatsızlık’ olarak gözlemlediğim tek şey toplumun ve ailenin baskısıyla ortaya çıkan depresyonlar oldu bugüne kadar; başka da bir rahatsızlık görmedim. Aslında bu durumda terapiye ihtiyacı olan daha çok aileler oluyor. Psikiyatristler, “Çocuğumu ‘normale’ döndürün” diye gelen ailelerle, durumu kabullenebilmeleri, anlayabilmeleri için bir süre görüşmeler yapabiliyor. Ama bu insanlık halini, kendininkine yakın değil diye toptan reddetmek daha kolay geliyor çoğunluğa. Bakan Kavaf da o çoğunluk içinde yer alıyor. Ama yalnız değil, belli ki onun gibi farklı partilerden çok sayıda siyasetçi var.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Geçen gün elektronik posta kutusuna düşen bir mesaj, ‘Atlarla Liderlik Eğitimi’ başlığını taşıyordu. Merakla okumaya giriştim; sunuş şöyleydi:
“Atlar liderlik ilkelerini yeni bir ışık altında görmemizi sağlar. At, hayatınızı ve işinizi nasıl idare ettiğinizle ilgili bir metafora dönüşür. Aynı insanlar gibi atlar da liderlik üslubunuza bir karşılık vererek bir lider olarak güçlü yönleriniz ve geliştirmeniz gereken alanlarla ilgili size dürüst ve net bir geri bildirimde bulunur. Gittiğimizi söylediğimiz yer ile oraya ulaşmak için aslında ne yaptığımız arasındaki boşluğu kolayca kapatabilir. Başkalarıyla ve kendimizle etkileşimin yeni yollarına ulaşmamız için bizi nazikçe yüreklendirir…
… Çünkü atlar sağduyuyu temsil eder. ‘Atlarla yüz yüze’ olmak sizin farkındalığınızda hemen bir etki yaratır. Bir at, siz kendinizi nasıl sunarsanız öyle tepki verecektir, sizin liderlik üslubunuzu nasıl algıladıysa öyle yansıtacaktır. Liderlik sadece insanları bir yerden ötekine götürmek değildir. Liderlik bizim nasıl önderlik ettiğimiz, nasıl algılandığımız, nasıl kabul edildiğimizdir. Beden dilimiz, tavrımız ve ses tonumuzun farkında mıyız? Yaklaşımımız bu nitelikleri yansıtır, yani bir atın anladığı dil… Atlar bize insanlara ilham verip önderlik etmek için gerçekten ne yapmamız gerektiğini gösterir.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Ortalık toz duman içinde. Meslek habercilik olunca, hayat yargı krizi ve iktidar-asker çekişmesinden ibaretmiş gibi geliyor bazen. Geçen hafta rüyamda Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üyelerini gördüm. Bir açıklama yapmak üzere sıraya dizilmiş duruyorlardı. “Son dakika! HSYK: ….” gibi bir durum söz konusuydu. Tek fark vardı. Ben stüdyoda değil olay yerindeydim, öyle bakıyordum.
Bu hafta bol miktarda general görebilirim. Son Dakika! ‘TSK: Tüm orgeneral ve oramiraller ciddi durumu değerlendirdi’ haberini verdikten sonra, kendi aramızda bir ciddi durum değerlendirmesi yapıyorduk ki, Nermin’in masasında bir kitap gördüm: Alain de Botton’dan ‘Mutluluğun Mimarisi’. Kitabı merak ettim. Sabaha kadar okuyup sonra da güzel bir uyku çektim. Öğleden sonra kalkıp uzun bir kahvaltı etmek ne güzel gelirdi. Akşama da başucumda istifli kitaplardan birini daha elime alırdım.
Meclis kavgalarının en çok yaşandığı ve medyada yer tuttuğu ülkelerin başında Güney Kore ile Tayvan gelir. Sanırım Türkiye Büyük Millet Meclisi de internette arama yapıldığında üst sıralara tırmanacak.
Salı akşamı Meclis’te yaşananlara bakalım. Memleketin durumunu anlatmak için bir laboratuvar kurulmuş ve bir deneyle “İşte 2010’da Türkiye böyledir” deniyor sanki.
Bir milletvekili, eski bir bakan kendisi, bir kadını başörtüsü nedeniyle GATA’ya sokmayanları takdir eden bir konuşma yapıyor ve o kadının eşini tam da en zayıf noktasından, mealen “Sen kendini peygamber mi sanıyordun?” diyerek vurmaya çalışıyor. Atış başarılı. Oturuma ara verildiğinde başbakan yardımcısı oturumu idare eden meclis başkan vekilinin odasına ‘eleştirilerini’ iletmek üzere dalıyor. Partinin grup başkan vekili de bu resme, iddia edildiğine göre, daha da ağır bir üslupla, fırtına gibi dahil oluyor. Tarafların odada yaşanan ve söylenenlere dair yorumu birbirinden farklı tabii. Meclis başkan vekili “Yürütmenin yasamaya baskısı” derken, başbakan yardımcısı sadece “Herkes gibi eleştiri getirdim” diyor.
Bu gerginlikle başlayan oturumda, Başbakan cevap için kürsüye geliyor. Cevabındaki unsurlar, 1. ‘Peygamberlik zinciri bitmiştir’, 2. ‘Başörtülüleri dışlayanları takdir edebiliyorsun’, 3. ‘Eşime laf atamazsın’ şeklinde. Eski bakanın sataşmaları bitmiyor, Başbakan çileden çıkıyor, meclis başkan vekili ara verirken Meclis’te son dönemlerin en sıkı kavgası patlıyor.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
İstanbul’u kaplayan kar henüz erimedi. Schubert’in ‘Winterreise’, yani ‘Kış Yolculuğu’ başlığını taşıyan lied’lerin bugüne kadar duyduğum en güzel yorumu da, bir DVD halinde tam da bugünlerde geldi. Şimdi yazının
başında bir ara verip eğer internete bağlanabilecek bir yerdeyseniz, şu
adrese bakmanızı rica edeceğim: www.youtube.com/watch?v=pze4NxCOjg0
Ah, YouTube’a ulaşamıyor musunuz? Başbakan bir nevi ‘Benim vatandaşım yolunu bilir’ dememiş miydi? Bulun o yolları, girin YouTube’a!
Konumuza devam. İzlemenizi önerdiğim video, 2005’te Berlin Filarmoni Salonu’nda verilen konserden. Daniel Barenboim’u tanırsınız belki. Piyanist, orkestra şefi, aracı müzik olan bir aktivist. Edward Said’le birlikte Arap ve İsrailli müzisyenleri bir araya getirip bir orkestra kurmuştu. Hatta o orkestra daha da genişlemiş bir kadroyla İstanbul’a da gelmişti.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Bu yazıyı 2 Ocak 2010’da okuyorsunuz, o halde çok da geç olmayan bir yeni yıl -eski yıl yazısı olarak kabul edin. 2009’un son günleri fena hararet yaptı. Sadece 29 Aralık 2009’da olanlara hızla bir bakalım. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda arama sürerken Genelkurmay’dan ‘her şey hukuk çerçevesinde’ açıklaması geldi, gözaltına alınan sekiz askerin ifadeleri alındı, o esnada eski DTP’li dört milletvekilinin polis marifetiyle görüldükleri yerden alınıp mahkemeye getirilmeleri kararı çıktı, Danıştay Başkanı’na gönderilen bir koliden panik yaratacak türden bir toz yayıldı, toz şarbon çıkmadı, Adalet Bakanlığı’nın hakim ve savcılar hakkında dinleme talebinde bulunmasını sağlayan düzenlemenin yürütmesi durduruldu, ifadeleri alınan Özel Kuvvet elemanları serbest bırakıldı. Günün sonunda haber merkezindeki herkesin kafası hararet yapmıştı. İzleyici ya da okurun kafası nasıl yapmasın?
17 yıl önceki dosya
Özellikle Türkiye’nin yakın tarihini sadece resmi açıklamalardan takip edenler için başdöndürücü bir hızda anlaşılmaz ‘şeyler’ oluyor. Şu son birkaç güne sığan gelişmeler arasında en önemlisi Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda yapılan arama. “Devletin derin kuyusuna ip sarkıtıldı, kaç kulaç gidildi, gizli bilgilerin ne kadarına ulaşılabildi, adı üzerinde, gizli bilgiyse ulaşılabildi mi, iki kuvvet üyesi Bülent Arınç’ın evinin önünde gerçekten ne yapıyordu” gibi sorular henüz cevapsız. ‘Özel Kuvvetler Komutanlığı nedir?’ sorusuna ilk gündeme gelişinden neredeyse 30 yıl sonra hâlâ cevap aranması ise çok anlamlı.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Çoğunluk, çocuklar milli marş okurken kendilerinden geçip hıçkırıklara boğulunca değişik bir haz duyuyor, ben buna dayanamıyorum. Marina’yı gördüğümde de içim parçalandı.
Misafirlikteydik, televizyonun sesi kısıktı ve ekranda Gökçeada’dan, Gliki -bugünkü adıyla Bademli- Köyü’nden tanıdığım dünya tatlısı Marina vardı. Son derece teatral bir hadise vuku buluyordu. Televizyonun sesi açılınca durum hemen anlaşıldı. Bu da o yarışmalardan biriydi. İronik bir durumdu. Sürekli ayrımcılığa uğramış bir topluluğun içinde, ayrımcılığı en ağır haliyle yaşamış bir ailenin küçük kızı, ulus devlet modelinin tutkallarından milli marşa tutunmuştu.
‘Yasam’ yerine ‘yasak’
Onun büyükleri eskiden adadaki okullarında anlamını bilmeden, anlayamadan ezbere ‘Andımız’ı okuyordu. Hatırlıyor musunuz, bir kere yazmıştım, ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım, yasam’ yerine gerçekten öyle algıladıkları ve en çok o sözcüğü duydukları için, ‘yasam’ yerine ‘yasak’ diye okuyorlardı andı. Zamanında Rumca ders görmek yasaklandığı için bütün çocuklar zaten İstanbul’a, Atina’ya gidip okumak durumunda kalmışlardı. Sonra herkes bir şekilde bezdirildi ve ada halkı göç etmek zorunda kaldı. Artık durum farklı, ‘Vatandaş Türkçe konuş!’ kampanyası yok, ama adada okula giden Rum çocuk da yok artık. Açık Rum okulu da yok dolayısıyla. Marina İstanbul’daki az sayıda okuldan birine, Zapyon’a gidiyor ve İstiklal Marşı’nın 10 kıtasını ezbere biliyor, yaşayarak aktarıyor. Kabul görmek istiyor.
İstiklal Marşı’nın içinde birçok Osmanlıca sözcük var. Şüheda, izmihlal, ruh-i mücerret gibi. Marina’nın yaşı ve aklı, marşın sözlerini ‘öğrenmeye, anlamaya’ yetiyor. Pekiyi küçücük çocuklara bu sözleri bağırta bağırta okutmanın anlamı nedir? Bir ara sabah programlarına bile çıkan ve daha doğru düzgün konuşamayan bir kız çocuğu vardı. Ayağını yere vurarak avaz avaz sözleri arka arkaya diziyordu. Aynı modelden geçtiğimiz yıllarda yapılan bir Türkçe Olimpiyatı’nda da karşımıza çıktı. Ön sıralarda oturan protokol, toz pembe balerin elbisesi içinde bağırınan maksimum altı yaşındaki kız çocuğunu takdirle, ama gülerek izliyordu. Videoyu tekrar izleyince, yine içim burkuldu.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Bir haftadır aklıma geliyor, gülüp duruyorum. 1001 Belgesel Film Festivali’nin açılış filmi Malegaon’un Süpermen’i bir kez daha yeryüzünde ne kadar çok şeyden habersiz olduğumuzu hatırlattı bana.
Olay Hindistan’da geçiyor. Malegaon diye bir şehir olduğundan haberdar mıydınız orada? Bombay ya da Mumbai’nin 280 km. kuzeydoğusunda, Hindu ve Müslümanların nehrin iki kıyısında yaşadığı bir şehir. Nüfusu 1 milyon kadar. Altyapı sıkıntıları, Hindistan’ın her bölgesinde olduğu gibi burada da var. Malegaon Kalesi şehri anlatan yapı… Malegaon’u bir de sinema anlatıyor. Sinema manyağı bir şehir burası!
Dokuma tezgâhlarından kazanılan üç-beş kuruşun itiş kakış sinema kuyruklarında harcandığı bir şehir. Kapılar açıldığında insanlar, yani 7’den 70’e erkekler, neredeyse birbirini ezerek içeriye giriyor. Girdikleri yer ise öyle alışık olduğunuz sinema salonlarından değil. Duvarları rutubet içinde, boyaları dökülmüş, küçük bir perdesi olan ufakça salonlar. Hatta bazılarında küçücük televizyon ekranları var. Burada oynatılan VHS filmler ise Bollywood filmleri bile değil genellikle. Malegaon’un Bollywood’a ‘paralel bir dünyası’ var. O da Mollywood.
En popüler Bollywood filmlerinin Mollywood versiyonları izlenme rekorları kırıyor. Düğün videoları çekerken işi büyütenlerin sayısı az değil. Doğru düzgün işi olmayıp tek meşguliyeti senaryo yazmak olanlar da var. Yani para kazanmayan senaristler ve yönetmenler. Bizim kahramanlarımız Şeykh Nasır da böyle biri. Gömlek-pantolon satarak hayatını kazanıyor ve kazandığını filme yatırıyor. Daha önce Bollywood’da 1970’lerin bizim Cüneyt Arkın filmlerine tekabül eden ‘Sholay’ adlı filmini 650 sterlin bütçeyle yeniden çekmiş ve büyük başarı yakalamış Nasır. Yani Malegaon ölçütlerinde. O filmde oynattığı amatör oyunculardan biri, bir cep telefonu bayiinin reklam yüzü olmuş. Yaratıcılıkta sınır yok: Atlı soyguncular yerine, bisikletli soyguncular kullanmış yönetmen.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Şöyle oturup yarım saatte güzel bir köşe yazısı yazayım dedim… Başlıyorum…
Konumuz öpüşme. Bunu haftalar önce bir magazin ekindeki haberi gördükten sonra yazarım diye düşünmüştüm. Alt alta, belki altı- yedi diziden öpüşme sahnelerinin fotoğrafları vardı ve mealen ‘Bu sahneler dizilerin reytingini uçurdu’ gibi bir fikir dile getiriliyordu. Yeşilçam’da öpüşme bariyerinin çoktaaan aşıldığını, milletin dudakların birleşmesini artık kanıksadığını düşünürken, hemen her gün öpüşme haberlerinin birinci sayfaları kapsaması dikkate değerdi. Sonra araya başka bir konu girdi, ‘Türkiye’nin yumuşak karnı: Öpüşme’ başlıklı bir yazı için geç olacağını düşünürken, bu kez RTÜK başkanı konuştu: “Aşk-ı Memnu… Hepiniz şikayetçisiniz değil mi? Ama Aşk-ı Memnu’nun finalindeki öpüşme sahnesi neden Türkiye’de reyting zirvesi yaptı? Şu toplumun milli ve manevi değerleriyle Etiler’de oturanların milli ve manevi değerleri aynı mı?” Acaba öpüşme sahneleri Etiler’de mi daha çok izlenmişti?
Başkana göre ahlaki ilkeler zorlanıyordu. Yasa koyucunun “Toplumun milli ve manevi değerlerine aykırı yayın yapılamaz” dediğini hatırlatıyordu. (Türkiye’de yasa koyucunun demokrasi ve maneviyat anlayışı ayrı bir yazı konusu tabii.) Ama bununla birlikte “Hiçbir yasa koyucunun televizyon yayıncısına, “Bunu yaparsan televizyonunun şartelini indiririm’’ diyemeyeceğini de söyledi kendisi. Evet, RTÜK Başkanı, eğer ajans falan yanlış yazmadıysa “Şartel”dedi, ama bunun konumuzla ilgisi yok. Yoksa tam tersi, konumuzla çok da ilgili mi acaba? Neyse, öpüşmelere geri dönelim.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Susan Boyle albümü çıkardı, rekoru kırdı. Artık herkes onu tanıyor zaten. İngiltere’nin Pop Star’ında öyle şaşırtmıştı ki herkesi. Albümü ‘I Dreamed A Dream’ çıkınca oturup videosunu tekrar izledim. Onun kendinden emin hali, jürinin ukalalığı, izleyicilerin birbirlerine bakıp küstah küstah gülmeleri. Kadın ağızını açıp söylemeye başladığındaysa, müzikle birlikte salona yayılan coşku. Küstahlığın yerini ‘aptal bir şaşkınlığın’ alması. ‘Oh Tanrım! Bu kadar çekici olmayan bir kadından bu muhteşem ses nasıl çıkar? Üstelik yorum da yapıyor!’ gibi… Kabul etmek lazım, çok dramatikti. Daha önce jüriye “Profesyonel şarkıcı olmak istiyorum” dediğinde kendisiyle dalga geçilmişti, bunun bir dakika sonrasında, ‘Bir hayal kurdum’ şeklinde tercüme edilebilecek sözler eşliğinde Boyle salonu yıkıyordu işte! Böyle bir hikâyeye ancak filmlerde, bazı filmlerde diyelim, mesela Bollywood ve eski Yeşilçam filmlerinde rastlanabilirdi.
Neyse, Susan Boyle için sevindim. Kendisini sevdim de. 48 yaşında taptaze, umut dolu şekilde rüyasının peşinden gidiyordu ve kimsenin kendisine nasıl baktığıyla ilgilenmiyordu. Bence Boyle, sadece müziğin kendisine hissettirdiğiyle ilgiliydi. Sesi de ona duygularını ifade etme gücü vermişti. Ne güzel!
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Epeydir bir dertten mustaribim… Yeşili seviyorum, ama neon yeşilini ya de led yeşilini değil. ‘Zevkler ve renkler tartışılmaz’ önermesinin üzerini de, bu yazının (da) başında kalınca çiziyorum. Hepsi tartışılır. Çektiğim sıkıntı ise şehrin her yanında beni karşılayan, gözümün içine giren neon ve led yeşilleri…
Şöyle… Boğaz Köprüsü’nün ışıklandırmasını beğenmediğimi daha önce de dayanamayıp anlatmıştım. Deniz kenarında otururken karşımda sanki Çin malı ışıklı bir köprü maketi var ve ben dikkatimi oradan alamıyorum. Bakmak istemesem de baktırıyor kendine ve içim bayılıyor. Özellikle de o ledler yeşil ve yeşilimsi sarıya döndüğünde içime bir şeyler saplanıyor, gözlerimi kapatıyorum. Bir müddet sonra açıp bakıyorum, artık pembe falan olmaştur belki diye. Ama bazen kapatamıyorum da gözlerimi, çünkü o sırada tam da köprünün üzerinde araba kullanıyor oluyorum. Şüphelenmeye başladım. Acaba birileri benim plakayı göndüğü anda “Ver yeşili!” deyip bana özel karşılama mı yapıyor diye… Köprüden her geçişimde o renk!!!
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Yayın sırasında görmemiştim, ertesi gün gördüm. 29 Ekim kutlamalarında İstanbul Valisi’nin talimatıyla ve modacı Faruk Saraç’ın marifetiyle pastadan Atatürk çıkmıştı. Kutlamanın zirveye çıktığı anda dev pasta maketinin üzerinden normal boylarda, belki de gerçekten biraz daha büyük boyutta bir Atatürk görünmeye başladı. Önce başı, sonra şapkayı tutan eli, halkı selamlamak için kalkıp inen kolu, ardından yavaş yavaş bedeni. Atatürk’e hakaret edildiği düşüncesi aklımın ucundan geçmedi, ama güldüm doğrusu. Güldüğüm Atatürk de değildi tabii ki, onu pastadan çıkarmak gibi bir proje üzerinde ciddi ciddi çalışıldığı gözümün önüne geldi, yani zihniyete güldüm. Maketi giydiren Faruk Saraç’ın gelecek yıl 29 Ekim’de ne yapmayı planladığını okuyunca daha da etkilendim. Bir gazetede yazdığına göre, kendisi gelecek yıl da Atatürk’ü denizin içinden çıkarmayı düşünüyormuş. Fonda lazer ve havai fişek gösterisi, üzerinden sular akan dev bir Atatürk maketinin Boğaz’dan yükseldiğini düşünün. İki kavram geldi aklıma: Fetiş ve kitsch. İkisi de Türkçe değil, çok garip. Oysa fena halde bizim memlekete özgü kavramlar.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Bundan birkaç yıl önce bir taksi şoförüne nereli olduğunu sordum. Hakkarili’ydi. Neden İstanbul’a gelmişti pekiyi? 1990’ların başında köyü yakıldığı için. PKK her köye uğradığı gibi onlara da uğruyordu ve asker de bunu fark etmişti. O zamana kadar iyi ilişki içinde olduklarını anlattığı komutan bir gün köye gelip “Evleri boşaltın, buradan taşının” dedi. Nereye pekiyi? Bunun cevabı yoktu işte. Varlıklı bir köydü, hayvancılıkla geçiniyordu. Köylüler taşınmak istemediler.
Aradan bir süre daha geçti, askerler yine geldi ve bu kez “Köyü şu tarihe kadar boşaltın, çünkü yakacağız” dediler. Köylüler buna inanmak istemedi. Üçüncü ziyaret ise kısa sürdü. Bu kez “Hemen evlerden çıkın çünkü bugün bombalayacağız” dendi. Evlerinden ellerine ne kaptılarsa öyle çıktılar. Bir tabak, yatak, zar zor edinilmiş bir televizyon, arabaya ne sığarsa doldurdular ve arkalarına bakmadan uzaklaştılar. Kısa süre sonra arkalarından alevler yükseliyordu. Adamcağız gözleri dolarak anlattı hikâyeyi. O sıralarda Köye Dönüş Yasası gündemdeydi.
Tazminat da veriliyordu. Ama yasa geç kaldığı için köyden birçok aile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş ve tazminat almıştı bile. Onun neden şikayetçi olmadığını sorduğumda aldığım cevap beni sarstı. Adamcağız devletinden şikâyetçi olmayı kendine yediremiyordu. Sustuk ikimiz de.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Üniversite yılları, Beyazıt Meydanı. Sol görüşlü öğrenciler, “Üniversitede polis istemiyoruz” diye oturma eylemi yapardı. O zamanlar durum şöyleydi. Üniversite açılmadan bir girip hangi anfide ders yapacağımı göreyim demiştim. Saat 5’i 5 geçtiği için içeriye bir sivil polis eşliğinde girebilmiştim. Çok şaşırmıştım, çok. Ders aralarında da bazı sivil polislerin gelip diyalog kurmaya çalıştığına tanık olmuştum. Düşünün bankta oturuyorsunuz, son derece arkadaşça bir üslupla gelip siyasi görüşünüzü soruşturuyorlar çaktırmadan. Bilgi kaynağı yaratmak için arayışlar… O dönem, 1987-1991 arasından söz ediyorum, elini salladığında polise çarpıyordun okulda. Okulda çok kovalamaca olmuştur o dönemde.
Beyazıt Meydanı’nda ise sivil polislerin yanı sıra çevik kuvvet de olurdu. Oturma eylemi herhalde var olan en barışçı protesto biçimi. Ama oturmak da ‘yasak’ olduğundan polis öğrencileri enselerinden sürükleye sürükleye kaldırmaya çalışırdı. İtiş kakış derken taşlar havada uçuşurdu, coplar devreye girerdi. Allah’tan o dönem biber gazı kullanımı çok yaygın değildi, belki İçişleri Bakanlığı bütçesi elvermiyordu yaygın kullanıma.
Neyse öğrencilere girişenler arasında, özellikle de günlerden cuma ise, bazı ‘vatandaşlar’ bulunurdu. Bir çatışma sahası düşünün. Polislerin arasından takır takır taş atan ve yakaladığı gence girişen ‘örnek vatandaşlar’ var. Garip bir görüntü oluştururlardı. Ben bir kere bile bir polisin dönüp “Kardeşim sana ne?” dediğine tanık olmadım. Gazete arşivleri taranırsa ‘cuma’dan çıkan bazı ‘vatandaşların’ çok harika taarruz pozlarına rastlanabilir.
Hafta başında Tophane’de bir ara sokakta yaşananlar da hiçbir şeyin değişmediğini gösterdi. Küreselleşme karşıtı göstericiler ara sokaklara kaçışmışlardı. Polisten kaçıyorlardı. Bazı sokaklarda dükkânları da taşladılar.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Türkiye’de sahalarda ırkçılığa varan bir milliyetçilik sorunu yaşandığı son Diyarbakırspor -Bursaspor maçında keşfedildi sanki. Daha önceki karşılaşmaların etrafında gelişen olaylar, mesela video paylaşım sitelerine de ‘Apo’nun p..leri’ başlığıyla yüklenen Bursaspor tezahüratı hiç mi rahatsızlık yaratmadı acaba?
Bakın sözleri şöyle:
“Bu vatan bölünmez,
Bu böyle biline,
Bu vatan uğruna,
Hazırız ölmeye,
Apo’nun p..leri,
Sabrımız kalmadı,
Bursalı geliyor
S..ecek ananı…”
Bu sözler yıllardır yankılanıyor statlarda. Pekiyi herhangi bir ceza var mı? Kulübün yöneticilerinin taraftara yönelik bir girişimi var mı? Varsa bile sonuç vermediği belli oluyor.
Hem sonra Bursaspor yönetimi kendini neden yorsun ki? Çoğunluk için PKK karşıtı slogan atmak çok alışıldık bir durum.
NTVSpor’daki arkadaşlarla da konuştum. Son maçta bardağı taşıran ‘PKK dışarı’ sloganı da yeni değil, biliyor musunuz? Ya da, ‘hatırlıyor musunuz’, diyelim.
2001-2002 sezonu 34. hafta… Fenerbahçe Diyarbakırspor’u Şükrü Saracoğlu’nda konuk ediyor. Maçın skoru 3-1. Diyarbakırspor bir gol attığında yöneticiler sevinince, bir grup Fenerbahçe taraftarı “PKK dışarı” diye bağırıyor. Diyarbakırlı yöneticiler maçı terketmek üzereyken, kulüp yöneticileri özür diliyor sadece, o kadar. Federasyon konunun üzerine eğilmeyi gerekli bulmuyor herhalde.
2002-2003 sezonundaki son karşılaşmada yine ‘PKK dışarı’ sloganı atılıyor. Diyarbakırspor kalecisi Şenol Karagöl’ün kayıtlara geçen isyanı “Ben Fenerbahçe’liyim. Bu takım için kavga ettim. Bunlar bize PKK’lı diyorlar” şeklinde.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Geçenlerde keşfettik. Bir Rum dostumuz, 1960’larda ilkokulda öğretilen ‘Andımızı’ böyle öğrenmiş ve hâlâ da böyle sanıyormuş. ‘Türküm, doğruyum’dan sonra ‘yasam’ değil, ‘yasak’la devam eden bir ant olduğunu düşünmüş, o yaşta da birçok yasakla karşılaşan, ‘Vatandaş! Türkçe konuş!’ kampanyalarının da bizzat mağduru olan bu çocuk. Baskıcı politikalar nedeniyle önce adasından, sonra da memleketinden göçmek zorunda kaldığı için Türkçesini ilerletememiş, andı bugüne kadar böyle hatırlamış. Doğrusunun ne olduğunu anlattığımızda şaşırmıştı.
Aslına bakılırsa ‘yasak’lı versiyon memlekete daha uygun. İş siyasette bitmiyor, bunun bir de yargı cephesi var. Bazı savcılarımız demokratik açılıma nasıl yaklaştıklarını, barış adına en basit ifadelerle edilen iki satır lafı soruşturma konusu yaparak ortaya koyuyor. Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Foto muhabirliği zor iştir. Ben kenarından köşesinden yaptım. Milliyet’te çalıştığım dönemde dış görevlere genelde tek başıma makinemle çıkardım. Golan’ı Suriye tarafından çektiğim fotoğraf dokuz sütuna açılınca çok mutlu olmuştum ama biliyordum, iş burada değildi. İyi foto muhabiri olmanın başka birçok kriteri vardı. Mesele röportajın konusunu en iyi şekilde aktaracak fotoğrafları çekebilmekti.
Filistin’de bir çatışma anı mı? Bütün muhabirler çatışma anında elinde makinelerle çalışıyor olurdu zaten. Çok sayıda iyi fotoğraf da çıkabilirdi. Önemli olan orada o çatışmanın aktörlerini ya da koşullarını en iyi anlatacak fotoğrafı çekmekti. Olayların akışını değiştirmeden tabii. Ya da önemli bir şahsiyetle görüşülüyorsa, diyelim ki bir muhalefet lideri, portresi hem o adamın liderliğini hem de muhalifliğini, varsa başka özelliğini de anlatacak bir fotoğraf olmalıydı. Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Evde kameranız var mı? Peki ya vicdanınız? O kesin vardır. O zaman size anlatacaklarımla ilgilenebilirsiniz. Bu hafta insana iyi gelen bir proje başladı: Vicdan filmleri projesi. Kısa kısa vicdan filmleri… Vicdanı anlatmak için uzun metraj gerekmez ki. Bir an bile yeter.
Fikir Hrant’ın herkesi vicdana davet eden sözlerinden çıktı. “Sağduyunun, vicdanın sesi suskunluğa mahkum edildi. Şimdi o vicdan çıkış yolu oluyor.”
İşte bu kadar. Şu hayatımız boyunca aile içinde konuşmadıklarımız, okulda öğrenmediklerimiz yok mu? Bizden ırak tutulan, çünkü insan insansa eğer, vicdanını sızlatacak gerçekler… Onlar saklanır ya da tam tersine kahramanlık hikâyeleriyle, milli gururla üzeri örtülürse ne olur? Vicdan ve sağduyu uyur, uyutulur. Ama vicdan bütün baskılara ve öğretilenlere, ‘siz-biz’ ayrımına rağmen kendi başına buyruktur. Kafalar ne kadar nefretle doldurulmuş olursa olsun susturulan vicdan ayaklanabilir. Yeter ki o vicdanı uyandıracak bir an olsun. O an yaşanabilsin.
Yazının tamamını görmek için tıklayın »
Bu blog, şu anda Banu Güven'in Radikal gazetesindeki köşesinde çıkan yazılarından oluşuyor. Önümüzdeki dönemde umuyoruz ki, yazıları için daha fazla zaman bulacak ve sizlere bu blog üzerinden yazılar yazabilecek. En çok sorulan sorulardan birine de yanıt verelim; evet, bu site Banu Güven'e ait. Bir hayranı tarafından kurulmuş değil. Blog'la ilgili teknik konulardaki mesajlarınız için iletişim bölümünü kullanabilirsiniz.
Twitter: http://twitter.com/banuguven
Friendfeed: http://friendfeed.com/banuguven