2
Jan
Etiketler: can dündar | Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 0
Bu yazıyı 2 Ocak 2010’da okuyorsunuz, o halde çok da geç olmayan bir yeni yıl -eski yıl yazısı olarak kabul edin. 2009’un son günleri fena hararet yaptı. Sadece 29 Aralık 2009’da olanlara hızla bir bakalım. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda arama sürerken Genelkurmay’dan ‘her şey hukuk çerçevesinde’ açıklaması geldi, gözaltına alınan sekiz askerin ifadeleri alındı, o esnada eski DTP’li dört milletvekilinin polis marifetiyle görüldükleri yerden alınıp mahkemeye getirilmeleri kararı çıktı, Danıştay Başkanı’na gönderilen bir koliden panik yaratacak türden bir toz yayıldı, toz şarbon çıkmadı, Adalet Bakanlığı’nın hakim ve savcılar hakkında dinleme talebinde bulunmasını sağlayan düzenlemenin yürütmesi durduruldu, ifadeleri alınan Özel Kuvvet elemanları serbest bırakıldı. Günün sonunda haber merkezindeki herkesin kafası hararet yapmıştı. İzleyici ya da okurun kafası nasıl yapmasın?
17 yıl önceki dosya
Özellikle Türkiye’nin yakın tarihini sadece resmi açıklamalardan takip edenler için başdöndürücü bir hızda anlaşılmaz ‘şeyler’ oluyor. Şu son birkaç güne sığan gelişmeler arasında en önemlisi Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda yapılan arama. “Devletin derin kuyusuna ip sarkıtıldı, kaç kulaç gidildi, gizli bilgilerin ne kadarına ulaşılabildi, adı üzerinde, gizli bilgiyse ulaşılabildi mi, iki kuvvet üyesi Bülent Arınç’ın evinin önünde gerçekten ne yapıyordu” gibi sorular henüz cevapsız. ‘Özel Kuvvetler Komutanlığı nedir?’ sorusuna ilk gündeme gelişinden neredeyse 30 yıl sonra hâlâ cevap aranması ise çok anlamlı.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
26
Dec
Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 0
Çoğunluk, çocuklar milli marş okurken kendilerinden geçip hıçkırıklara boğulunca değişik bir haz duyuyor, ben buna dayanamıyorum. Marina’yı gördüğümde de içim parçalandı.
Misafirlikteydik, televizyonun sesi kısıktı ve ekranda Gökçeada’dan, Gliki -bugünkü adıyla Bademli- Köyü’nden tanıdığım dünya tatlısı Marina vardı. Son derece teatral bir hadise vuku buluyordu. Televizyonun sesi açılınca durum hemen anlaşıldı. Bu da o yarışmalardan biriydi. İronik bir durumdu. Sürekli ayrımcılığa uğramış bir topluluğun içinde, ayrımcılığı en ağır haliyle yaşamış bir ailenin küçük kızı, ulus devlet modelinin tutkallarından milli marşa tutunmuştu.
‘Yasam’ yerine ‘yasak’
Onun büyükleri eskiden adadaki okullarında anlamını bilmeden, anlayamadan ezbere ‘Andımız’ı okuyordu. Hatırlıyor musunuz, bir kere yazmıştım, ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım, yasam’ yerine gerçekten öyle algıladıkları ve en çok o sözcüğü duydukları için, ‘yasam’ yerine ‘yasak’ diye okuyorlardı andı. Zamanında Rumca ders görmek yasaklandığı için bütün çocuklar zaten İstanbul’a, Atina’ya gidip okumak durumunda kalmışlardı. Sonra herkes bir şekilde bezdirildi ve ada halkı göç etmek zorunda kaldı. Artık durum farklı, ‘Vatandaş Türkçe konuş!’ kampanyası yok, ama adada okula giden Rum çocuk da yok artık. Açık Rum okulu da yok dolayısıyla. Marina İstanbul’daki az sayıda okuldan birine, Zapyon’a gidiyor ve İstiklal Marşı’nın 10 kıtasını ezbere biliyor, yaşayarak aktarıyor. Kabul görmek istiyor.
İstiklal Marşı’nın içinde birçok Osmanlıca sözcük var. Şüheda, izmihlal, ruh-i mücerret gibi. Marina’nın yaşı ve aklı, marşın sözlerini ‘öğrenmeye, anlamaya’ yetiyor. Pekiyi küçücük çocuklara bu sözleri bağırta bağırta okutmanın anlamı nedir? Bir ara sabah programlarına bile çıkan ve daha doğru düzgün konuşamayan bir kız çocuğu vardı. Ayağını yere vurarak avaz avaz sözleri arka arkaya diziyordu. Aynı modelden geçtiğimiz yıllarda yapılan bir Türkçe Olimpiyatı’nda da karşımıza çıktı. Ön sıralarda oturan protokol, toz pembe balerin elbisesi içinde bağırınan maksimum altı yaşındaki kız çocuğunu takdirle, ama gülerek izliyordu. Videoyu tekrar izleyince, yine içim burkuldu.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
12
Dec
Etiketler: Bollywood, Malegaon, Mollywood | Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 1
Bir haftadır aklıma geliyor, gülüp duruyorum. 1001 Belgesel Film Festivali’nin açılış filmi Malegaon’un Süpermen’i bir kez daha yeryüzünde ne kadar çok şeyden habersiz olduğumuzu hatırlattı bana.
Olay Hindistan’da geçiyor. Malegaon diye bir şehir olduğundan haberdar mıydınız orada? Bombay ya da Mumbai’nin 280 km. kuzeydoğusunda, Hindu ve Müslümanların nehrin iki kıyısında yaşadığı bir şehir. Nüfusu 1 milyon kadar. Altyapı sıkıntıları, Hindistan’ın her bölgesinde olduğu gibi burada da var. Malegaon Kalesi şehri anlatan yapı… Malegaon’u bir de sinema anlatıyor. Sinema manyağı bir şehir burası!
Dokuma tezgâhlarından kazanılan üç-beş kuruşun itiş kakış sinema kuyruklarında harcandığı bir şehir. Kapılar açıldığında insanlar, yani 7’den 70’e erkekler, neredeyse birbirini ezerek içeriye giriyor. Girdikleri yer ise öyle alışık olduğunuz sinema salonlarından değil. Duvarları rutubet içinde, boyaları dökülmüş, küçük bir perdesi olan ufakça salonlar. Hatta bazılarında küçücük televizyon ekranları var. Burada oynatılan VHS filmler ise Bollywood filmleri bile değil genellikle. Malegaon’un Bollywood’a ‘paralel bir dünyası’ var. O da Mollywood.
En popüler Bollywood filmlerinin Mollywood versiyonları izlenme rekorları kırıyor. Düğün videoları çekerken işi büyütenlerin sayısı az değil. Doğru düzgün işi olmayıp tek meşguliyeti senaryo yazmak olanlar da var. Yani para kazanmayan senaristler ve yönetmenler. Bizim kahramanlarımız Şeykh Nasır da böyle biri. Gömlek-pantolon satarak hayatını kazanıyor ve kazandığını filme yatırıyor. Daha önce Bollywood’da 1970’lerin bizim Cüneyt Arkın filmlerine tekabül eden ‘Sholay’ adlı filmini 650 sterlin bütçeyle yeniden çekmiş ve büyük başarı yakalamış Nasır. Yani Malegaon ölçütlerinde. O filmde oynattığı amatör oyunculardan biri, bir cep telefonu bayiinin reklam yüzü olmuş. Yaratıcılıkta sınır yok: Atlı soyguncular yerine, bisikletli soyguncular kullanmış yönetmen.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
5
Dec
Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 5
Şöyle oturup yarım saatte güzel bir köşe yazısı yazayım dedim… Başlıyorum…
Konumuz öpüşme. Bunu haftalar önce bir magazin ekindeki haberi gördükten sonra yazarım diye düşünmüştüm. Alt alta, belki altı- yedi diziden öpüşme sahnelerinin fotoğrafları vardı ve mealen ‘Bu sahneler dizilerin reytingini uçurdu’ gibi bir fikir dile getiriliyordu. Yeşilçam’da öpüşme bariyerinin çoktaaan aşıldığını, milletin dudakların birleşmesini artık kanıksadığını düşünürken, hemen her gün öpüşme haberlerinin birinci sayfaları kapsaması dikkate değerdi. Sonra araya başka bir konu girdi, ‘Türkiye’nin yumuşak karnı: Öpüşme’ başlıklı bir yazı için geç olacağını düşünürken, bu kez RTÜK başkanı konuştu: “Aşk-ı Memnu… Hepiniz şikayetçisiniz değil mi? Ama Aşk-ı Memnu’nun finalindeki öpüşme sahnesi neden Türkiye’de reyting zirvesi yaptı? Şu toplumun milli ve manevi değerleriyle Etiler’de oturanların milli ve manevi değerleri aynı mı?” Acaba öpüşme sahneleri Etiler’de mi daha çok izlenmişti?
Başkana göre ahlaki ilkeler zorlanıyordu. Yasa koyucunun “Toplumun milli ve manevi değerlerine aykırı yayın yapılamaz” dediğini hatırlatıyordu. (Türkiye’de yasa koyucunun demokrasi ve maneviyat anlayışı ayrı bir yazı konusu tabii.) Ama bununla birlikte “Hiçbir yasa koyucunun televizyon yayıncısına, “Bunu yaparsan televizyonunun şartelini indiririm’’ diyemeyeceğini de söyledi kendisi. Evet, RTÜK Başkanı, eğer ajans falan yanlış yazmadıysa “Şartel”dedi, ama bunun konumuzla ilgisi yok. Yoksa tam tersi, konumuzla çok da ilgili mi acaba? Neyse, öpüşmelere geri dönelim.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
28
Nov
Etiketler: susan boyle | Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 8
Susan Boyle albümü çıkardı, rekoru kırdı. Artık herkes onu tanıyor zaten. İngiltere’nin Pop Star’ında öyle şaşırtmıştı ki herkesi. Albümü ‘I Dreamed A Dream’ çıkınca oturup videosunu tekrar izledim. Onun kendinden emin hali, jürinin ukalalığı, izleyicilerin birbirlerine bakıp küstah küstah gülmeleri. Kadın ağızını açıp söylemeye başladığındaysa, müzikle birlikte salona yayılan coşku. Küstahlığın yerini ‘aptal bir şaşkınlığın’ alması. ‘Oh Tanrım! Bu kadar çekici olmayan bir kadından bu muhteşem ses nasıl çıkar? Üstelik yorum da yapıyor!’ gibi… Kabul etmek lazım, çok dramatikti. Daha önce jüriye “Profesyonel şarkıcı olmak istiyorum” dediğinde kendisiyle dalga geçilmişti, bunun bir dakika sonrasında, ‘Bir hayal kurdum’ şeklinde tercüme edilebilecek sözler eşliğinde Boyle salonu yıkıyordu işte! Böyle bir hikâyeye ancak filmlerde, bazı filmlerde diyelim, mesela Bollywood ve eski Yeşilçam filmlerinde rastlanabilirdi.
Neyse, Susan Boyle için sevindim. Kendisini sevdim de. 48 yaşında taptaze, umut dolu şekilde rüyasının peşinden gidiyordu ve kimsenin kendisine nasıl baktığıyla ilgilenmiyordu. Bence Boyle, sadece müziğin kendisine hissettirdiğiyle ilgiliydi. Sesi de ona duygularını ifade etme gücü vermişti. Ne güzel!
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
11
Nov
Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 7
Epeydir bir dertten mustaribim… Yeşili seviyorum, ama neon yeşilini ya de led yeşilini değil. ‘Zevkler ve renkler tartışılmaz’ önermesinin üzerini de, bu yazının (da) başında kalınca çiziyorum. Hepsi tartışılır. Çektiğim sıkıntı ise şehrin her yanında beni karşılayan, gözümün içine giren neon ve led yeşilleri…
Şöyle… Boğaz Köprüsü’nün ışıklandırmasını beğenmediğimi daha önce de dayanamayıp anlatmıştım. Deniz kenarında otururken karşımda sanki Çin malı ışıklı bir köprü maketi var ve ben dikkatimi oradan alamıyorum. Bakmak istemesem de baktırıyor kendine ve içim bayılıyor. Özellikle de o ledler yeşil ve yeşilimsi sarıya döndüğünde içime bir şeyler saplanıyor, gözlerimi kapatıyorum. Bir müddet sonra açıp bakıyorum, artık pembe falan olmaştur belki diye. Ama bazen kapatamıyorum da gözlerimi, çünkü o sırada tam da köprünün üzerinde araba kullanıyor oluyorum. Şüphelenmeye başladım. Acaba birileri benim plakayı göndüğü anda “Ver yeşili!” deyip bana özel karşılama mı yapıyor diye… Köprüden her geçişimde o renk!!!
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
7
Nov
Etiketler: atatürk, deniz baykal, faruk saraç, muammer güler, pasta | Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 10
Yayın sırasında görmemiştim, ertesi gün gördüm. 29 Ekim kutlamalarında İstanbul Valisi’nin talimatıyla ve modacı Faruk Saraç’ın marifetiyle pastadan Atatürk çıkmıştı. Kutlamanın zirveye çıktığı anda dev pasta maketinin üzerinden normal boylarda, belki de gerçekten biraz daha büyük boyutta bir Atatürk görünmeye başladı. Önce başı, sonra şapkayı tutan eli, halkı selamlamak için kalkıp inen kolu, ardından yavaş yavaş bedeni. Atatürk’e hakaret edildiği düşüncesi aklımın ucundan geçmedi, ama güldüm doğrusu. Güldüğüm Atatürk de değildi tabii ki, onu pastadan çıkarmak gibi bir proje üzerinde ciddi ciddi çalışıldığı gözümün önüne geldi, yani zihniyete güldüm. Maketi giydiren Faruk Saraç’ın gelecek yıl 29 Ekim’de ne yapmayı planladığını okuyunca daha da etkilendim. Bir gazetede yazdığına göre, kendisi gelecek yıl da Atatürk’ü denizin içinden çıkarmayı düşünüyormuş. Fonda lazer ve havai fişek gösterisi, üzerinden sular akan dev bir Atatürk maketinin Boğaz’dan yükseldiğini düşünün. İki kavram geldi aklıma: Fetiş ve kitsch. İkisi de Türkçe değil, çok garip. Oysa fena halde bizim memlekete özgü kavramlar.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
24
Oct
Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 5
Bundan birkaç yıl önce bir taksi şoförüne nereli olduğunu sordum. Hakkarili’ydi. Neden İstanbul’a gelmişti pekiyi? 1990’ların başında köyü yakıldığı için. PKK her köye uğradığı gibi onlara da uğruyordu ve asker de bunu fark etmişti. O zamana kadar iyi ilişki içinde olduklarını anlattığı komutan bir gün köye gelip “Evleri boşaltın, buradan taşının” dedi. Nereye pekiyi? Bunun cevabı yoktu işte. Varlıklı bir köydü, hayvancılıkla geçiniyordu. Köylüler taşınmak istemediler.
Aradan bir süre daha geçti, askerler yine geldi ve bu kez “Köyü şu tarihe kadar boşaltın, çünkü yakacağız” dediler. Köylüler buna inanmak istemedi. Üçüncü ziyaret ise kısa sürdü. Bu kez “Hemen evlerden çıkın çünkü bugün bombalayacağız” dendi. Evlerinden ellerine ne kaptılarsa öyle çıktılar. Bir tabak, yatak, zar zor edinilmiş bir televizyon, arabaya ne sığarsa doldurdular ve arkalarına bakmadan uzaklaştılar. Kısa süre sonra arkalarından alevler yükseliyordu. Adamcağız gözleri dolarak anlattı hikâyeyi. O sıralarda Köye Dönüş Yasası gündemdeydi.
Tazminat da veriliyordu. Ama yasa geç kaldığı için köyden birçok aile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş ve tazminat almıştı bile. Onun neden şikayetçi olmadığını sorduğumda aldığım cevap beni sarstı. Adamcağız devletinden şikâyetçi olmayı kendine yediremiyordu. Sustuk ikimiz de.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
10
Oct
Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 2
Üniversite yılları, Beyazıt Meydanı. Sol görüşlü öğrenciler, “Üniversitede polis istemiyoruz” diye oturma eylemi yapardı. O zamanlar durum şöyleydi. Üniversite açılmadan bir girip hangi anfide ders yapacağımı göreyim demiştim. Saat 5’i 5 geçtiği için içeriye bir sivil polis eşliğinde girebilmiştim. Çok şaşırmıştım, çok. Ders aralarında da bazı sivil polislerin gelip diyalog kurmaya çalıştığına tanık olmuştum. Düşünün bankta oturuyorsunuz, son derece arkadaşça bir üslupla gelip siyasi görüşünüzü soruşturuyorlar çaktırmadan. Bilgi kaynağı yaratmak için arayışlar… O dönem, 1987-1991 arasından söz ediyorum, elini salladığında polise çarpıyordun okulda. Okulda çok kovalamaca olmuştur o dönemde.
Beyazıt Meydanı’nda ise sivil polislerin yanı sıra çevik kuvvet de olurdu. Oturma eylemi herhalde var olan en barışçı protesto biçimi. Ama oturmak da ‘yasak’ olduğundan polis öğrencileri enselerinden sürükleye sürükleye kaldırmaya çalışırdı. İtiş kakış derken taşlar havada uçuşurdu, coplar devreye girerdi. Allah’tan o dönem biber gazı kullanımı çok yaygın değildi, belki İçişleri Bakanlığı bütçesi elvermiyordu yaygın kullanıma.
Neyse öğrencilere girişenler arasında, özellikle de günlerden cuma ise, bazı ‘vatandaşlar’ bulunurdu. Bir çatışma sahası düşünün. Polislerin arasından takır takır taş atan ve yakaladığı gence girişen ‘örnek vatandaşlar’ var. Garip bir görüntü oluştururlardı. Ben bir kere bile bir polisin dönüp “Kardeşim sana ne?” dediğine tanık olmadım. Gazete arşivleri taranırsa ‘cuma’dan çıkan bazı ‘vatandaşların’ çok harika taarruz pozlarına rastlanabilir.
Hafta başında Tophane’de bir ara sokakta yaşananlar da hiçbir şeyin değişmediğini gösterdi. Küreselleşme karşıtı göstericiler ara sokaklara kaçışmışlardı. Polisten kaçıyorlardı. Bazı sokaklarda dükkânları da taşladılar.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
3
Oct
Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 7
Türkiye’de sahalarda ırkçılığa varan bir milliyetçilik sorunu yaşandığı son Diyarbakırspor -Bursaspor maçında keşfedildi sanki. Daha önceki karşılaşmaların etrafında gelişen olaylar, mesela video paylaşım sitelerine de ‘Apo’nun p..leri’ başlığıyla yüklenen Bursaspor tezahüratı hiç mi rahatsızlık yaratmadı acaba?
Bakın sözleri şöyle:
“Bu vatan bölünmez,
Bu böyle biline,
Bu vatan uğruna,
Hazırız ölmeye,
Apo’nun p..leri,
Sabrımız kalmadı,
Bursalı geliyor
S..ecek ananı…”
Bu sözler yıllardır yankılanıyor statlarda. Pekiyi herhangi bir ceza var mı? Kulübün yöneticilerinin taraftara yönelik bir girişimi var mı? Varsa bile sonuç vermediği belli oluyor.
Hem sonra Bursaspor yönetimi kendini neden yorsun ki? Çoğunluk için PKK karşıtı slogan atmak çok alışıldık bir durum.
NTVSpor’daki arkadaşlarla da konuştum. Son maçta bardağı taşıran ‘PKK dışarı’ sloganı da yeni değil, biliyor musunuz? Ya da, ‘hatırlıyor musunuz’, diyelim.
2001-2002 sezonu 34. hafta… Fenerbahçe Diyarbakırspor’u Şükrü Saracoğlu’nda konuk ediyor. Maçın skoru 3-1. Diyarbakırspor bir gol attığında yöneticiler sevinince, bir grup Fenerbahçe taraftarı “PKK dışarı” diye bağırıyor. Diyarbakırlı yöneticiler maçı terketmek üzereyken, kulüp yöneticileri özür diliyor sadece, o kadar. Federasyon konunun üzerine eğilmeyi gerekli bulmuyor herhalde.
2002-2003 sezonundaki son karşılaşmada yine ‘PKK dışarı’ sloganı atılıyor. Diyarbakırspor kalecisi Şenol Karagöl’ün kayıtlara geçen isyanı “Ben Fenerbahçe’liyim. Bu takım için kavga ettim. Bunlar bize PKK’lı diyorlar” şeklinde.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
26
Sep
Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 4
Geçenlerde keşfettik. Bir Rum dostumuz, 1960’larda ilkokulda öğretilen ‘Andımızı’ böyle öğrenmiş ve hâlâ da böyle sanıyormuş. ‘Türküm, doğruyum’dan sonra ‘yasam’ değil, ‘yasak’la devam eden bir ant olduğunu düşünmüş, o yaşta da birçok yasakla karşılaşan, ‘Vatandaş! Türkçe konuş!’ kampanyalarının da bizzat mağduru olan bu çocuk. Baskıcı politikalar nedeniyle önce adasından, sonra da memleketinden göçmek zorunda kaldığı için Türkçesini ilerletememiş, andı bugüne kadar böyle hatırlamış. Doğrusunun ne olduğunu anlattığımızda şaşırmıştı.
Aslına bakılırsa ‘yasak’lı versiyon memlekete daha uygun. İş siyasette bitmiyor, bunun bir de yargı cephesi var. Bazı savcılarımız demokratik açılıma nasıl yaklaştıklarını, barış adına en basit ifadelerle edilen iki satır lafı soruşturma konusu yaparak ortaya koyuyor. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
22
Aug
Etiketler: Afrodisias, Alfred Hitchcock, Ara Güler, Bertrand Russell, Cinema Paradiso, Filistin, foto muhabiri, fotoğraf, Indra Gandhi, Jamanak, Life, Nezih Tavlaş, Nezihe Araz, Pablo Picasso, Sophia Loren, Stern | Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 2
Foto muhabirliği zor iştir. Ben kenarından köşesinden yaptım. Milliyet’te çalıştığım dönemde dış görevlere genelde tek başıma makinemle çıkardım. Golan’ı Suriye tarafından çektiğim fotoğraf dokuz sütuna açılınca çok mutlu olmuştum ama biliyordum, iş burada değildi. İyi foto muhabiri olmanın başka birçok kriteri vardı. Mesele röportajın konusunu en iyi şekilde aktaracak fotoğrafları çekebilmekti.
Filistin’de bir çatışma anı mı? Bütün muhabirler çatışma anında elinde makinelerle çalışıyor olurdu zaten. Çok sayıda iyi fotoğraf da çıkabilirdi. Önemli olan orada o çatışmanın aktörlerini ya da koşullarını en iyi anlatacak fotoğrafı çekmekti. Olayların akışını değiştirmeden tabii. Ya da önemli bir şahsiyetle görüşülüyorsa, diyelim ki bir muhalefet lideri, portresi hem o adamın liderliğini hem de muhalifliğini, varsa başka özelliğini de anlatacak bir fotoğraf olmalıydı. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
15
Aug
Etiketler: vicdan, vicdan filmleri | Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 2
Evde kameranız var mı? Peki ya vicdanınız? O kesin vardır. O zaman size anlatacaklarımla ilgilenebilirsiniz. Bu hafta insana iyi gelen bir proje başladı: Vicdan filmleri projesi. Kısa kısa vicdan filmleri… Vicdanı anlatmak için uzun metraj gerekmez ki. Bir an bile yeter.
Fikir Hrant’ın herkesi vicdana davet eden sözlerinden çıktı. “Sağduyunun, vicdanın sesi suskunluğa mahkum edildi. Şimdi o vicdan çıkış yolu oluyor.”
İşte bu kadar. Şu hayatımız boyunca aile içinde konuşmadıklarımız, okulda öğrenmediklerimiz yok mu? Bizden ırak tutulan, çünkü insan insansa eğer, vicdanını sızlatacak gerçekler… Onlar saklanır ya da tam tersine kahramanlık hikâyeleriyle, milli gururla üzeri örtülürse ne olur? Vicdan ve sağduyu uyur, uyutulur. Ama vicdan bütün baskılara ve öğretilenlere, ‘siz-biz’ ayrımına rağmen kendi başına buyruktur. Kafalar ne kadar nefretle doldurulmuş olursa olsun susturulan vicdan ayaklanabilir. Yeter ki o vicdanı uyandıracak bir an olsun. O an yaşanabilsin.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
8
Aug
Etiketler: berlin, Berlin Duvarı, Bienal, Hamburg, Hamburg Merkez Camii, Osman Kalın | Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 2
İstanbul’dan çıkın, istikamet Tekirdağ olsun. Mümkünse arabayı siz kullanmayın ve yol boyunca iki tarafa dizilmiş binalara bakın. Yavaş gidilirse daha çok şey yakalayabilirsiniz. Eşsiz özelliklere sahip binalar var yolun iki tarafında. Küçük renkli fayanslarla kaplanmış cepheleri, denize nazır küçücük pencereleri, alüminyumdan kubbeleriyle küçük camiler. Hepsi eşsiz özellikte mimari eserler…
İstanbul’un bir köşesinde yaptığı gecekondunun üzerine, o evden çıkmadan daha büyük bir bina kurmak isterseniz ne yaparsınız? Gecekonduyu da içine alacak daha büyük bir zemine oturan iki katlı bir bina daha yapıverirsiniz. Alt katta tek göz gecekondu, üst katta 2+1 daire oturursunuz.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
1
Aug
Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 4
Başbakanın geçtiğimiz günlerde partililerine yaptığı ‘muhafazakarlık çağrısı’ gerçekten endişelendirmişti beni. Başbakan, Ankara il kongresinin sonuna doğru kendinden geçip, mealen ‘Bakın dün gezdiğimiz tesislerde gördüğümüz gençlerin hali içler acısıydı. Kızınıza sahip çıkmazsanız (tabii oğlunuza sahip çıkmasanız da sorun değil ya…) ya davulcuya ya zurnacıya!!!’ gibi şeyler söylemişti. Hatta bizim Sezyum onun üzerine ne güzel bir ‘drumset’ hazırlayıp da neşretmişti geçen hafta. Ben de burada onun devamını getirmeyi düşünüyorum şimdi. Kafanızda aynı anda öten birçok zurna canlandırın.
Onların yarattığı ambiyansa yakın delilikte bir durum yaşanmış Başbakan’ın teftiş ettiği mekânda. O sırada haberimiz yokmuş. Sağolsun CHP’li Gürsel Tekin gençlere sahip çıktı da anladık işin aslını astarını. Hell yeah sayın Tekin!
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
25
Jul
Etiketler: kahve, sigara, sigara yasağı | Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 9
Sigara yasağı en geniş haliyle ciğerlerimizi kapladı. Açıkçası fena halde duman altı olan mekânlarda bulunmaktan ben de hoşlanmıyorum.
Ama ne yapıyorum? Oralara gitmiyorum. Oranın işletmecisi benim gibilerin oraya gitmediğinin farkında mı? Farkında.
Oradaki, yeni adı bu oldu galiba, pasif içici dendiğine göre, içiciler farkında mı? Farkında… Pasif içici olmayı kabul eden de ediyor zaten.
Çevresel tütün dumanının etkileri üzerine süregiden tartışmayı Express dergisinin temmuz sayısında yakalamakta fayda var. Bu durumda yasak devreye girince ne oluyor? Devlet eliyle ‘içiciyi’ bezdirme kampanyası yürütülüyor. Kendinde bireyi sigaranın zararlarından zorla koruma, bir tür ebeveynlik etme hakkını ilk gören isim, New York’un eski Belediye Başkanı Rudolph Guilliani diye hatırlıyorum. ‘New York gibi bir kentte kafe ve barlarda sigara yasağını başlatmak bir tür darbe değildir de nedir’ diye düşünmüştüm o zaman da.
Sanırım aradan geçen yıllar içinde şöyle bir şey oldu. Genç nesiller okulu kırıp buluştukları mekânlarda sigara içemedikleri için daha az içici oldular.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
11
Jul
Etiketler: Jimi Hendrix, King Crimson, led zeppelin, Michael Jackson, Stevie Wonder | Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 1
Açık söyleyeyim, Michael Jackson’la ilgili kafa karışıklığı yaşayan biriydim. Benden 10 yaş kadar büyük olan bu adamın müziği beni Led Zeppelin ya da King Crimson gibi etkilemezdi. Ama şovlarını ve video kliplerini ağzım açık izlerdim. Dans stilini fazla gayretkeş bulurdum. Şaşkınlığım biraz da o yüzdendi. Ben moonwalk yapmadım, hayır. Şarkılarını ise gayet iyi biliyordum. ‘Thriller’ın yarattığı titreşimi unutamam. Klip çok konuşulmuştu. Benim hatırladığım ilk senaryolu klip odur. Belki de aklımda iz bırakan ilk senaryolu klip demeliydim. Ama bana ‘disko’ geliyordu işte.
Michael Jackson yeryüzünde 750 milyon albüm satan tek insan. Ben o 750 milyonun içinde değilim. İstanbul konserine de gitmemiştim. Ama ne yapıyor, nerede kalıyor; ilgilenmiştim. Maslak’taki otelde kalmasının nedeninin sinema salonu olduğunu öğrendiğimde, bunu sanatçı kaprisi olarak algılamamıştım, içimde bir şefkat duygusu uyanmıştı.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
4
Jul
Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 0
Aylardan temmuz… Konu tanıdık gelecektir. Ama doğası, daha doğrusu memlekette adalet kavramının doğası itibariyle tekrar tekrar yazılmayı hak ediyor. Bu günler aslında deniz kenarında rehavet içinde yuvarlanılacak yaz günleri. Okullar çoktan kapandı, sınavlar da bitti. Herkes geride bıraktığı meşakkatli mesainin acısını çıkarıyor ya da çıkarma hayalleri kuruyor. Herkesin kendine döndüğü zaman yaz zamanı.
Acaba dertler su kaybından hafifler mi yazın? Vicdan tatile çıkar mı? Yoksa havanın ağırlığı onları daha ağırlaştırır mı? Sıcak ve nemli havada alınıp verilen her nefes, kendine dert edip de çözemediğin, çözdüremediğin meseleler varsa, insanı boğar mı?
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
20
Jun
Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 7
Haftanın en dikkate değer haberlerinden biri, Uşak’taki kura çekiminde aile hekimlerine yukarıdan bakan, uzun ve gür saçları fönlü, hatta soğan kabuğu rengine boyalı Atatürk portresiydi. Yüzü bence kendisine benziyordu ama, sanki bilgisayar programında başka birinin kafasına, başkasının saçlarının altına oturtulmuş gibiydi. Yani kötü bir portreydi.
Atatürkçü Düşünce Derneği Uşak Şubesi ise bu posterde daha fazlasını görüyordu. Şube başkanına göre bir komplo sözkonusuydu:
“Bir skandalı hep birlikte gördük. Atatürk Kültür Merkezi’nde önemli bir resmi toplantıda Atatürk’e benzemeyen bir posterin açılmış olmasının tesadüf olmadığını düşünüyoruz. Biz daha önce bu tür toplantılarda Atatürk’e benzemeyen resimlerle karşılaştık. Atatürk’ün ilkeleri ve devrimlerini bu tür toplantılarda Atatürk’e benzemeyen resimler asarak yok edeceklerini sanıyor. Bu ülkenin kurucusuna gösterilen bu samimiyetsizliğin bilerek yapıldığını düşünüyoruz ve bu olayı kınıyoruz.”
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
13
Jun
Yazar : Banu Güven | Kategori : Radikal Yazıları | Yorum: 2
İmroz… Yunancasından tam olarak okunduğunda Imvroz… Türkiye’nin bir zamanlar en büyük köyünü barındıran en büyük ve bana sorarsanız, en güzel adası. Geçen hafta sonu oradaydım. Tepeleri, sahilleri, denizi ve insanlarıyla, hatta artık orada olamayanların bıraktığı izlerle, zihnimde hep canlı kalan ve beni çağıran ada…
Sonunda ataletten kurtuldum, hatta çok sevdiğim bir arkadaşımın amansız takibi sonucu kendimi yeniden orada, bu kez Bademli’de, yani Gliki Köyü’nde buldum. Daha önce hep eski adı Agridia olan Tepeköy’de, Barba Yorgo’da kalırdım.
Adayı uzun süren içine kapanmışlıktan sonra yine canlandıran bir adamdır Barba Yorgo. Adalılara geri dönmek için şevk vermiştir. Adalı olmayanları da oraya çekmiştir. Bir 15 Ağustos’ta, Meryem Ana Yortusu’nda, bırakın Tepeköy’ü, adada yatacak yer kalmadığı için, lokantasınının üst katında yatırmıştı bizi. Matları açıp kafamızın altına da tuvalet kağıdı rulolarını sıkıştırıp, tatlı şarabın verdiği rehavetle güzel bir uyku çekmiştik.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »