Jan
İktidarlar, babalar ve çocukları
Nerede okumuş ya da dinlemiştim, o yaşlarda nasıl kavramıştım bilmiyorum. General Ziya ül Hak, 1977′de
Pakistan’da darbe yapmış, Başbakan Zülfikar Ali Butto’yu devirmişti. Tutuklanan Butto, seçimlere hile karıştırdığı ve rakiplerini öldürttüğü iddiasıyla, idam cezası istemiyle yargılanıyordu. Haki üniforması, bulduğu her boşluğa takıp takıştırdığı madalyaları (hatta şimdi kafamda canlandırmaya çalıştığımda belinde kılıç da varmış gibi geliyor) ve uçlarını kıvırdığı kapkara bıyıklarıyla süslü bir diktatördü Ziya ül Hak.
Çok antipatik buluyordum kendisini. Hem yaptığı iş hoşuma gitmemişti, hem de yüz ifadesi. Düşüncelerim Pakistan’dan kırbaçlı, recmli haberler geldikçe pekişti. Diktatör general ülkeyi şeriatla tutkallamaya çalışıyordu. Çok geçmeden, 1979′da, Zülfikar Ali Butto asıldı. Aslında Ziya ül Hak, darbeyi yaptığı gün Butto’nun ölüm fermanını da imzalamıştı. Butto’yu asmasın diye birçok ülke girişimde bulunmuştu. Aralarında Türkiye de var mıydı hatırlamıyorum, ama unutmadığım bir şey var ikili ilişkilere dair…
Sanırım 23 Nisan’dı. Yıldan emin değilim, ama 12 Eylül 1980 sonrası. Ankara’da törenler var. Ziya ül Hak, yüzünde geniş bir gülümseme, bizim darbeciyle yan yana oturuyor. Geçit halindeki çocuklar tam protokolün önünde ‘Pakistan Pakistan Cive Pakistan’ diye bağrınıyor. İkili çok mutlu. ‘Her koşulda cive Pakistan, öyle mi? Bu nasıl iş?’ diye düşünmüştüm. Midem bulanmıştı. Bu ikilinin birbirine ne kadar iyi uyduğunu daha sonra anladım tabii.
Aşk, dram ve cesaret
Zülfikar Ali Butto’nun hikâyesine paralel olarak başka biri daha girdi o yıllarda belleğime: Benazir Butto. ‘Doğulu’ Pakistan’ın, o zamanlar ‘Batılı’ diyebileceğimiz kızı. Henüz okumadığım otobiyografisi ‘Doğu’nun Kızı’nın kapağında, ‘A deeply moving story of love, drama and heroism-Derinden sarsan bir aşk, dram ve cesaret hikâyesi’ yazıyor. İşin aşk kısmını bilemiyorum ama, dram ve cesaret vurgusu Benazir’in hayatı için kesinlikle geçerli.
Babasının idamına uzanan süreçte gazetelerde boy boy fotoğrafları çıkardı. Spor kıyafetleri vardı. Aklımda hayal meyal bir kare var. Uzun saçlı, gözlüklü, kot pantolonlu, zayıf, genç bir Benazir. Harvard’da ve Oxford’da okumuştu. İngiltere’de yaşıyordu. Bağımsız bir görüntü sergiliyordu. Ona imrenmiştim. Siyasetle ilgiliydi belli ki, ama yazılanlara göre siyasetçi olmaya hevesli değildi. Baba kaybının ne demek olduğunu küçük yaşta tatmış bir kız çocuğu olarak, 26 yaşındaki Benazir’in de babasını kaybetmesine çok üzülmüştüm.
Benazir’in aklına babasının halefliğini, yani 1967′de kurulan Pakistan Halk Partisi’nin başkanlığını, bu kadar erken üstlenmek zorunda kalacağı gelmezdi herhalde. Misyonu üstlenmişti ama, Ziya ül Hak bir uçak kazasında ölene kadar ona Pakistan’da hayat yoktu. Ziya ül Hak öldü, Pakistan’da seçim yapıldı, Benazir başbakan oldu.
O siyasete girdiğinde Pakistan’ın çehresi değişecek sanıyordum, değişen Benazir’in çehresi oldu. Başını ‘hafifçe’ örttü, babasının partisine yakın bir işadamıyla geleneklere uygun bir evlilik yaptı. Zina ve özellikle kadınlar açısından sorun yaratan ‘hudud’ yasalarını kaldırma vaadi hayata geçemedi. İki kez oturduğu başbakanlık koltuğundan, kocası hakkında, kendisine de bulaşan yolsuzluk iddiaları nedeniyle kaldırıldı. Kocası cezaevindeyken kendi iradesiyle çıktığı sürgünden dönüp üçüncü kez başbakan olmayı planlıyordu.
Ziya ül Hak döneminde atılan tohumların yeşerdiği ülkesinde, 18 Ekim 2007′de onu milyonlarla birlikte intihar saldırıları da karşıladı. Yayındaydım, bilanço çok ağırdı, Benazir’in saldırıyı atlattığı görüntülerle teyit oldu, ama ben kurtulduğuna ikna olmadım. Ekrana yansıyan görüntüler, Benazir’in etrafında etkin bir güvenlik olmadığını ve olamayacağını anlatıyordu. Üstelik Benazir, saldırının ardından yaptığı açıklamalarda, şüphelendiği isimlerin, Pakistan’da şu anda görevde bulunan üst düzey istihbarat yetkilileri olduğunu söylüyordu. Tehditlere rağmen yoluna devam etmeye karar verdi.
Ben de 8 Ocak’ta yapılması planlanan seçimi izlemek üzere Pakistan’a gidecektim. Daha önce de çatışmalı bölgelerde bulundum, hatta buralara elimi kolumu sallaya sallaya gittim, ama bu sefer kendimi ‘Benazir’in kampanyasını acaba hangi mesafeden izlemeliyim?’ diye düşünürken yakaladığımda, hafif bir mahcubiyet duygusu yaşadım. Sonra, ben daha Pakistan’a ayak basmadan, Benazir öldürüldü.
Hanedanda yeni bölüm
Uzak, ama eski bir tanıdığı kaybetmişim duygusuna kapıldım. Benazir’in bende yıllar önce yarattığı hayal kırıklığı canlandı. Bu duygunun temelinde başlı başına siyasete girmeyi kabul etmiş olmasının yattığını anladım. Acaba başka şansı var mıydı? ‘Siyasetçi Benazir’ olmasaydı, hayatı nasıl şekillenirdi? Sıradan bir hayat yaşıyor olur muydu? Belki de üniversitede kalırdı. Rivayete göre, Harvard’da okurken geçirdiği dört yıl için “Hayatımın en güzel yıllarıydı” demişti. Ülkesinde milyonlara umut vermiş olsa da, o da kişisel hikâyesi açısından, antidemokratik sistemlerden çıkan liderlerin yarattığı hanedan kültürünün kurbanlarından biriydi.
Tıp okuyup, göz doktoru olmanın verdiği hafiflikle yaşarken, ağabeyinin ölümü üzerine veliaht olmanın ezici ağırlığıyla karşılaşan, ama oyunun kuralına uymaktan başka seçeneği olmayan Beşşar Esad gibi. Bir fark vardı aralarında, Esad’ın iktidarı hazırdı, Butto iktidar için savaşmak zorundaydı. Babası ve iki ağabeyiyle aynı kaderi paylaştı.
Şimdi 19 yaşındaki Bilavel için görev zamanı. Aile partisinin hayatta kalmasını sağlamakla yükümlü. Babası Asıf Ali Zerdari, ki halkta uyandırdığı duygular farklı, onu bir süre idare edecek. Benazir’in fotoğraflarına dalıp gittiğim gibi, bu kez Bilavel’in fotoğraflarına bakıyorum. Babasının yanında oturan genç adamın yüzünde, acı ve çaresizlikle karışık bir şaşkınlık ifadesi görüyorum. Dizginleri kaptırmış, dörtnala giden bir atın üzerinde etrafını, kaderini izliyor gibi. Yalnızca Pakistan değil, dünya da ona meraklı gözlerle bakıyor. Butto Hanedanı hikâyesinde yeni bölüm. Umarım öncekiler gibi bitmez.
Pakistan’da darbe yapmış, Başbakan Zülfikar Ali Butto’yu devirmişti. Tutuklanan Butto, seçimlere hile karıştırdığı ve rakiplerini öldürttüğü iddiasıyla, idam cezası istemiyle yargılanıyordu. Haki üniforması, bulduğu her boşluğa takıp takıştırdığı madalyaları (hatta şimdi kafamda canlandırmaya çalıştığımda belinde kılıç da varmış gibi geliyor) ve uçlarını kıvırdığı kapkara bıyıklarıyla süslü bir diktatördü Ziya ül Hak.Çok antipatik buluyordum kendisini. Hem yaptığı iş hoşuma gitmemişti, hem de yüz ifadesi. Düşüncelerim Pakistan’dan kırbaçlı, recmli haberler geldikçe pekişti. Diktatör general ülkeyi şeriatla tutkallamaya çalışıyordu. Çok geçmeden, 1979′da, Zülfikar Ali Butto asıldı. Aslında Ziya ül Hak, darbeyi yaptığı gün Butto’nun ölüm fermanını da imzalamıştı. Butto’yu asmasın diye birçok ülke girişimde bulunmuştu. Aralarında Türkiye de var mıydı hatırlamıyorum, ama unutmadığım bir şey var ikili ilişkilere dair…
Sanırım 23 Nisan’dı. Yıldan emin değilim, ama 12 Eylül 1980 sonrası. Ankara’da törenler var. Ziya ül Hak, yüzünde geniş bir gülümseme, bizim darbeciyle yan yana oturuyor. Geçit halindeki çocuklar tam protokolün önünde ‘Pakistan Pakistan Cive Pakistan’ diye bağrınıyor. İkili çok mutlu. ‘Her koşulda cive Pakistan, öyle mi? Bu nasıl iş?’ diye düşünmüştüm. Midem bulanmıştı. Bu ikilinin birbirine ne kadar iyi uyduğunu daha sonra anladım tabii.
Aşk, dram ve cesaret
Zülfikar Ali Butto’nun hikâyesine paralel olarak başka biri daha girdi o yıllarda belleğime: Benazir Butto. ‘Doğulu’ Pakistan’ın, o zamanlar ‘Batılı’ diyebileceğimiz kızı. Henüz okumadığım otobiyografisi ‘Doğu’nun Kızı’nın kapağında, ‘A deeply moving story of love, drama and heroism-Derinden sarsan bir aşk, dram ve cesaret hikâyesi’ yazıyor. İşin aşk kısmını bilemiyorum ama, dram ve cesaret vurgusu Benazir’in hayatı için kesinlikle geçerli.
Babasının idamına uzanan süreçte gazetelerde boy boy fotoğrafları çıkardı. Spor kıyafetleri vardı. Aklımda hayal meyal bir kare var. Uzun saçlı, gözlüklü, kot pantolonlu, zayıf, genç bir Benazir. Harvard’da ve Oxford’da okumuştu. İngiltere’de yaşıyordu. Bağımsız bir görüntü sergiliyordu. Ona imrenmiştim. Siyasetle ilgiliydi belli ki, ama yazılanlara göre siyasetçi olmaya hevesli değildi. Baba kaybının ne demek olduğunu küçük yaşta tatmış bir kız çocuğu olarak, 26 yaşındaki Benazir’in de babasını kaybetmesine çok üzülmüştüm.
Benazir’in aklına babasının halefliğini, yani 1967′de kurulan Pakistan Halk Partisi’nin başkanlığını, bu kadar erken üstlenmek zorunda kalacağı gelmezdi herhalde. Misyonu üstlenmişti ama, Ziya ül Hak bir uçak kazasında ölene kadar ona Pakistan’da hayat yoktu. Ziya ül Hak öldü, Pakistan’da seçim yapıldı, Benazir başbakan oldu.
O siyasete girdiğinde Pakistan’ın çehresi değişecek sanıyordum, değişen Benazir’in çehresi oldu. Başını ‘hafifçe’ örttü, babasının partisine yakın bir işadamıyla geleneklere uygun bir evlilik yaptı. Zina ve özellikle kadınlar açısından sorun yaratan ‘hudud’ yasalarını kaldırma vaadi hayata geçemedi. İki kez oturduğu başbakanlık koltuğundan, kocası hakkında, kendisine de bulaşan yolsuzluk iddiaları nedeniyle kaldırıldı. Kocası cezaevindeyken kendi iradesiyle çıktığı sürgünden dönüp üçüncü kez başbakan olmayı planlıyordu.
Ziya ül Hak döneminde atılan tohumların yeşerdiği ülkesinde, 18 Ekim 2007′de onu milyonlarla birlikte intihar saldırıları da karşıladı. Yayındaydım, bilanço çok ağırdı, Benazir’in saldırıyı atlattığı görüntülerle teyit oldu, ama ben kurtulduğuna ikna olmadım. Ekrana yansıyan görüntüler, Benazir’in etrafında etkin bir güvenlik olmadığını ve olamayacağını anlatıyordu. Üstelik Benazir, saldırının ardından yaptığı açıklamalarda, şüphelendiği isimlerin, Pakistan’da şu anda görevde bulunan üst düzey istihbarat yetkilileri olduğunu söylüyordu. Tehditlere rağmen yoluna devam etmeye karar verdi.
Ben de 8 Ocak’ta yapılması planlanan seçimi izlemek üzere Pakistan’a gidecektim. Daha önce de çatışmalı bölgelerde bulundum, hatta buralara elimi kolumu sallaya sallaya gittim, ama bu sefer kendimi ‘Benazir’in kampanyasını acaba hangi mesafeden izlemeliyim?’ diye düşünürken yakaladığımda, hafif bir mahcubiyet duygusu yaşadım. Sonra, ben daha Pakistan’a ayak basmadan, Benazir öldürüldü.
Hanedanda yeni bölüm
Uzak, ama eski bir tanıdığı kaybetmişim duygusuna kapıldım. Benazir’in bende yıllar önce yarattığı hayal kırıklığı canlandı. Bu duygunun temelinde başlı başına siyasete girmeyi kabul etmiş olmasının yattığını anladım. Acaba başka şansı var mıydı? ‘Siyasetçi Benazir’ olmasaydı, hayatı nasıl şekillenirdi? Sıradan bir hayat yaşıyor olur muydu? Belki de üniversitede kalırdı. Rivayete göre, Harvard’da okurken geçirdiği dört yıl için “Hayatımın en güzel yıllarıydı” demişti. Ülkesinde milyonlara umut vermiş olsa da, o da kişisel hikâyesi açısından, antidemokratik sistemlerden çıkan liderlerin yarattığı hanedan kültürünün kurbanlarından biriydi.
Tıp okuyup, göz doktoru olmanın verdiği hafiflikle yaşarken, ağabeyinin ölümü üzerine veliaht olmanın ezici ağırlığıyla karşılaşan, ama oyunun kuralına uymaktan başka seçeneği olmayan Beşşar Esad gibi. Bir fark vardı aralarında, Esad’ın iktidarı hazırdı, Butto iktidar için savaşmak zorundaydı. Babası ve iki ağabeyiyle aynı kaderi paylaştı.
Şimdi 19 yaşındaki Bilavel için görev zamanı. Aile partisinin hayatta kalmasını sağlamakla yükümlü. Babası Asıf Ali Zerdari, ki halkta uyandırdığı duygular farklı, onu bir süre idare edecek. Benazir’in fotoğraflarına dalıp gittiğim gibi, bu kez Bilavel’in fotoğraflarına bakıyorum. Babasının yanında oturan genç adamın yüzünde, acı ve çaresizlikle karışık bir şaşkınlık ifadesi görüyorum. Dizginleri kaptırmış, dörtnala giden bir atın üzerinde etrafını, kaderini izliyor gibi. Yalnızca Pakistan değil, dünya da ona meraklı gözlerle bakıyor. Butto Hanedanı hikâyesinde yeni bölüm. Umarım öncekiler gibi bitmez.
Tags: benazir butto, ziya ül hak
October 22nd, 2009 at 2:07 pm
Yakın tarihin öne çıkmayan yüzünü, bir habercinin titizliği ve detaycı gözlemiyle iyi özetlemişsiniz. Ama, okurken çok yorulduğumu söylemeden geçemeyeceğim:)
Yazarken, özellikle uzun yazılarda daha çok paragraf kullanmanız ve satır aralarını daha açık tutmanız, sanırım okurlarınızın gözünü daha az yoracaktır. :)