Türban… Hicab… Çenealtı… Gerdan… Bez parçası… Başörtüsü… Özgürlük.. Eşitlik… Laiklik… Bütün hafta kulaklarımızda uğuldayan tartışmanın anahtar sözcükleri bunlardı. Türkiye’nin farklı kombinasyonlarda ortaya çıkabilen ‘öteki-beriki’ çatışmalarından ‘türban-laiklik’ başlıklı olanı gündemde. Başka bazı ülkelerde olduğu gibi, siyasi İslam’ın yükselişi, kentlere göç, postmodernizmin etkisiyle ortaya çıkan bu değişik örtünme biçimi, ‘Siyasi bir sembol kamu alanına taşınıyor’ gerekçesiyle, bazılarınca laikliğin karşısındaki en büyük tehdit olarak değerlendiriliyor şu sıralarda. Laik cumhuriyetin, türban üniversiteye girdiği anda çatırdayacağı endişesi hâkim. Bu endişe öyle etkili ki, türbanlı kadınlarla aynı fikirleri benimseyen erkeklerin üniversitelere ya da devlet dairelerine herhangi bir sınırlamaya tabi olmadan girebildiği gerçeği, bu tezi savunanların dikkatinden kaçıyor. Ayrımcılık içinde ayrımcılık söz konusu. Bana göre, erkeklerin değil ama kadınların örtünmek zorunda kalması bir ayrımcılık. Kadınların inançları gereği örtünmeleri nedeniyle belli alanlardan uzak tutulmaları, cumhuriyetin geleceğine dair tartışmanın da neredeyse sadece onlar üzerinden yürütülüyor olması da ayrımcılık… Bu ayrımcılığa son verilmesini onaylarsa, bizzat kendisinin ileride ayrımcılık kurbanı olacağını düşünenlerin sayısı da az değil. Göğüs göğüse çarpışma sürüyor, kimse kimseye güvenmiyor, uzlaşma formülü çıkamıyor.
Hafta içinde bir ara, birkaç saatliğine bu konuyla uğraşmayı bir kenara bırakıp, Ümit Kıvanç’ın Kazım Koyuncu için yaptığı ‘Şarkılarla Geçtim Aranızdan’ filmini izlemeye başladım ama yine aynı konuyu düşünürken buldum kendimi. Üç DVD’den oluşan üç buçuk saatlik belgeselde Kazım Koyuncu anlatıyor; Ümit Kıvanç, onun rehberliğinde bu kısa, ama ardında önemli bir iz bırakan hayatı bize aktarıyor.
Kazım Koyuncu’nun duruşuna, sözlerine ve hikâyesine, Türkiye toprakları üzerinde yaşayan herkesin kulak vermesi gerekiyor. Çünkü Türkiye’de ‘öteki’ çok… Kadın ‘öteki’, başını örten ‘öteki’, açık giyinen ‘öteki’, memur ‘öteki’, memleket hayrına özeleştiri yapan ama 301′lik olan haliyle ‘öteki’, eşcinsel ‘öteki’, Kürt ‘öteki’, Alevi ‘öteki’, Ermeni ‘öteki’, Rum ‘öteki’, böyle bir durumda ‘Türk’ de ‘öteki… Bunlar bir çırpıda akla gelenler.
Denizin Çocukları
İşte bu bir çırpıda akla gelenlerin hepsini buluşturan bir isim olmuş Kazım Koyuncu… Artvin’e bağlı Hopa’nın Paçol Köyü’nde 1971′de dünyaya gelen Kazım, yola Lazca çıkmış, haliyle Türkçe öğrenmiş, kendini konuşarak güzel ifade etmiş de, müziği işin içine katınca daha da iyi anlatmış derdini. Çoğu insan belki onu Karadeniz türküleriyle hatırlar, ama o, ‘kimse o olarak’ evrensel cümleler kurabilmiş. Hem Lazca, hem müzikçe, hem de Türkçe. Zuğaşi Berepe, yani Denizin Çocukları toplanmış, Ernesto Che Guevara için rock’n'roll yapmış, sözlerini Lazca söylemiş. Bazıları ‘Hmm, Lazca söylüyor, ayrımcılık, şovenistlik mi yapıyor?’ diye sorgulayadursun onu ve arkadaşlarını, Ankaralı bir izleyici radyo programına bağlanıp, “Ben şu şarkınızı öğrendim, söyleyeyim mi?” demiş. Diyarbakır’da Nevruz’da koca alanı dolduran, ufka uzanan kalabalık slogan atmayı bırakıp ona Lazca eşlik etmiş, üstüne ‘Cilveli oy nanayda’yı onunla hep bir ağızdan söylemiş, dans etmiş. Kazım’ın konserlerinde kadın, erkek, türbanlı, atletli, şortlu el ele tutuşup horon tepmiş.
Bakın Kazım neler demiş: “Türkiye’deki en şanslı insanlardan biri olduğumu düşünüyorum… Lazca şarkılar söylüyorum, İngilizce şarkı söylemekten müthiş zevk alıyorum, Türkçe eserler de söylüyorum. Ve benim birçok dinleyicim var ki, bu dillerin hiçbirini bilmiyorlar. Israrla arıyorlar, takip ediyorlar ve bir hayatı bir şekilde beraber götürmeye çalışıyoruz. Sadece benim değil, bizlerin, Zuğaşi Berepe’nin ve başka birçok arkadaşın Türkiye’de işlerin daha güzel gitmesi, barışın ve sevginin gerçek anlamda yaşanması noktasında çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum.”
Ve bir konserinden: “Kardeşliğin hüküm sürdüğü bir dünya için birbirimize, en çok da sevmediklerimize tahammül etmeyi öğrenmeliyiz.”
Kazım bu dünyadan göçeli iki buçuk yıl oldu. Bu belgesel de, bana kalırsa, onun yüreğine ve aklına en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde ortaya çıktı. Kazım’ı dinledikçe, konserlerinde ortaya çıkan tabloyu gördükçe, insan geleceğe dair ümit besleyebiliyor. Elimde değil, bu belgeseli izledikten sonra, Kazım’la Hrant’ı yan yana hayal ediyorum. Farklılıkları koruyarak bir bütün yaratmanın mümkün olduğunu gösteren insanlar ikisi de. Onlara her fırsatta kulak vermek gerekiyor. Seslerini hatırlatmak, nefeslerini duyurmak gerekiyor.
Tabii bir de, bu ülkede farklılıklarla barış içinde yaşamanın gelecekte mümkün olabilmesi için, Hrant’ın ölümünde kusuru, kastı, payı olan herkesin yargı önüne çıkarılması gerekiyor.
11 Şubat’ta cinayetle ilgili davanın üçüncü duruşması var. Tek derdi ‘eşitlikçi, demokratik bir Türkiye’de göğsünü gere gere, barış içinde yaşamak’ olan Hrant Dink’in planlı bir şekilde, göz göre göre öldürülmüş olmasını vicdanlarına yediremeyenler, o sabah Beşiktaş İskele Meydanı’nda toplanacak, adalet isteyecek. Adaletin yerini bulması Hrant’ı geri getirmese de, bu ülkede farklı olanı ortadan kaldırmaktan çekinmeyenlerin ayağının altından halıyı çekecek.
Bir not: ‘Salı gecesi, Kazım Koyuncu belgeselini konuştuğumuz 24+’yı kablolu yayından izleyenler neden bir ara Hande Yener dinlemek zorunda kaldı?’ sorusuna, bu yazıyı yazdığım saatte net bir cevap alamamıştım. Bunun ne demek olduğunu bilmiyorum. Bu konuda anlaşılır bir açıklama geldiğinde, sizlerle de paylaşacağım.