Bir anda kendimi memleketin ağır gündeminin dışında, Berlin sokaklarında koştururken buldum. Tam da Meclis’te, üniversitelerde türbanı serbest bırakacak anayasa değişikliklerinin görüşüldüğü günlerde, dünyanın sayılı film festivallerinden birini izlemekti görevim.
58. Berlin Film Festivali, tarihinin en rock’n'roll açılışını yaptı. Rolling Stones oradaydı! Beni ve Rolling Stones tayfasını Berlin’de buluşturan ise, kalbimde gittikçe daha büyük bir yer işgal eden yönetmen Martin Scorsese’ydi.
Müzik tarihinin 60′lar-70′ler hanesine doğan sinemaseverler farkındadır belki, Scorsese için bu yıllarda çıkış yapan bazı isimler çok önem taşır. Yönetmen, bunu Bob Dylan’ı anlattığı ‘No Direction Home’ belgeseliyle de ortaya koymuştur, ‘Mean Streets’ten ‘The Departed’a kadar, filmlerinde duyulan Rolling Stones şarkılarıyla da…
Scorsese’nin bir söyleşide anlattığına bakılırsa, ‘Mean Streets’ filmi için ilham ona zaten 1969 yılının Kasım ayında, Madison Square Garden’da bir Rolling Stones konserinde, ‘Jumpin’ Jack Flash’i dinlerken gelmiş. Keith Richards gitarının tellerine vururken, Scorsese’nin gözünün önünde ışıklar çakmaya, film sahneleri canlanmaya başlamış. Aradan 40 yıl geçmiş, Scorsese ışığı bu kez doğrudan Rolling Stones’un üzerine çakmaya karar vermiş. Filmin, geçmişi aynı tarihle uzanan Rolling Stones şarkısı ‘Shine A Light’ın adını taşıması da bu durumla doğrudan alakalı.
18 saniye sonra Mick yanar
Filmin basın gösteriminin yapılacağı salonun önünde izdiham var. Festival yetkilileri baktılar ki olmuyor, ikinci bir salon açıyorlar gösterim için. Nefesler tutulmuş, Scorsese-Rolling Stones buluşması bekleniyor. Bu ekibin kimyasının ne kadar iyi tuttuğu daha ilk sahnede kendini gösteriyor. Stones ve Scorsese birbirleriyle tatlı tatlı çekişerek New York’un Beacon Tiyatrosu’nda yapılacak çekime hazırlanıyor. Konserin hemen öncesinde, ‘Spotlar üzerinde 18 saniyeden fazla kalırsa Mick Jagger yanarmış, ona göre!’ uyarısını alan Scorsese, “İyi de hangi şarkı ne zaman çalınacak hâlâ belli olmadı mı?” diye çıkışıyor. Aldığı cevap “Birazdan belli olur” şeklinde.
Ama olsun, liste grup konsere çıkmadan bir saat önce eline geçmiş olsa da (Filmde bu durum biraz daha karikatürize ediliyor), Scorsese şarkıları biliyor, dolayısıyla salondaki 16 kamerayı da hızla organize edebilme yeteneğine sahip.
Grup elemanlarından aldığı ‘Bize çok yaklaşma!’ ültimatomuna rağmen, planlarını gerçekleştiriyor ve Stones, tarihinde hiç görmediğiniz kadar yakınınıza geliyor. Onlar sahnede, filmi izleyenler de adeta onların arasında dolaşıyor. Stones’un her bir üyesini bir konser sırasında ilk kez bu kadar yakından görüyoruz. Mick Jagger’ın en az 30 yıldır söylediği şarkının bir yerinde yaptığı mimik, Charlie Watts’un o sırada ona bakmamasına rağmen, belki Jagger’ın yaptığı vurguyu yakalayarak gülümsemesi, Keith Richards’ın sahnede kendi kendine eğlenmesi, Ronnie Wood’un Keith Richards’a olan sevgisi…
Arada bir geçmişe de gidiliyor. Daha önce bazı belgesellerde kullanılmış görüntüler ve söyleşilerden de alıntılar yapılmış. ‘Shine A Light’ şarkısının varlık nedeni, gitarist Brian Jones da bir ara karşımıza çıkıyor. Filmin sonundaki kare şaşırtmıyor. Scorsese ve Rolling Stones, bu belgeseli kulislerinde kaza geçirip hayatını kaybeden Ahmet Ertegün’e adıyor. Ortada kırk küsur yıllık bir tarih ve sinema salonunu dolduran herkesi ceplerinden çıkarıp sallayacak enerjide dört adam var. İnsan onlara bakınca yaşlanmaktan korkmuyor.
Grup bu duyguyu basın toplantısında pekiştiriyor. Bu kadar ‘yıldız’ olup, bu kadar samimi ve sempatik olmaları ne güzel.
Ahmet Ertegün’ün etkisi
Galada bu dört adama biraz daha yakından bakmaya karar veriyorum. Kırmızı halının iki yanında gazeteciler alt alta üst üste bekliyor. Bizim kamera da erken gelip iyi bir yer tutmuş, ama ben daha önce yayında olduğumdan yanında pozisyon alamamışım. Orada dizilen meslektaşlarımın manevramı nasıl karşılayacağını test etmek üzere olay mahaline intikal ediyorum.
Bir ara yalnızca mikrofonu tutan elimi, kalın paltoların sardığı duyarsız bedenlerin arasından zar zor uzatabilir vaziyetteyken, başarılı manevralarla kamera ile yer değiştiriyorum. Artık kırmızı halının tam kenarındayım. Martin Scorsese, biraz ileride duruyor, tespitimi doğruluyor ve “Amacım izleyiciyi sahnede dolaştırmaktı” diye anlatıyor. Sonra gitarist Ronnie Wood yaklaşıyor… Herkes ‘Ronnie!’ diye bağırırken, ben “Ahmet Ertegün!” diyorum. Ronnie yaklaşıp, “Keşke o da bu gece burada bizimle olsaydı” diyor.
Ronnie hem çakırkeyif, hem çok heyecanlı, soruları cevaplarken yerinde duramıyor. Filmle ilgili, “İlk kez sizleri sahnede bu kadar yakından gördük” dediğimde, “Baksana, şu an daha da yakınız!” diye bağırıp boynuma atlıyor. Zaten bariyerin üzerinden sarktığım için, Ronnie sarılınca, ayaklarım gerçek anlamda yerden kesiliyor, havalanıyorum. Kırmızı halıya düşmem an meselesi.
Neyse, pozisyonumu tekrar sağlamlaştırıp bir sonraki elemanı bekliyorum. Grubun konuşmaktan en hoşlanmayan adamı, davulcu Charlie Watts’u da yakalıyorum. Mikrofon uzatılacak kişi birileri tarafından kolundan tutulup getirilmiyorsa, bu iş kepçeyle balık tutmaya benziyor. Tam yakaladığınızı düşünürken, balığın elinizden kaçması da mümkün. Gecenin en zor ilerleyen röportajı Watts’la, ama bu sürpriz değil. “Bir şarkının sonunda gözlerinizi açıyorsunuz ve burnunuzun dibinde bir kamera var. Bu yakınlıktan rahatsızlık duymadınız mı?” Cevap: “Yapmaaa, bir yıl olmuş, nasıl hatırlayayım?..” “Scorsese’yle çalışmak nasıldı?” Cevap: “İyiydi… Kolaydı…”
Scorsese’ye içten teşekkür
Sonra rock’n'roll dünyasının en delikanlı gitaristi Keith Richards yaklaşıyor. Tam teğet geçecekken, görünmez ağımı üzerine atıp, onu da yakalıyorum. “Kendinizi daha önce bu kadar yakından izlediniz mi?” sorusuna, tam bir sinema yıldızı havasında cevap veriyor. ‘Karayip Korsanları’nda oynadığı Jack Sparrow’un babası rolüne gönderme yaparak, “Bu da bir şey mi? Ben kendimi Imax’de izledim bebeğim!” cevabını veriyor. Gülüyoruz. Sonra çok sevdiğini bildiğim Ahmet Ertegün’ü soruyorum yine. Ruh hali bir anda değişiyor. Elini kalbinin üzerine ve çizgilerle dolu alnına götürüp, “Dünyanın en iyi prodüktörlerinden biriydi, onu çok özlüyorum” diyor.
Mick Jagger da Keith gibi, Ahmet Ertegün’ü büyük bir sevgiyle anıyor. “Çok iyi dostumdu. Müthiş bir ilham kaynağıydı. Ona, bana özellikle ilk yıllarda aktardığı müzik bilgisi için minnettarım.” Bu filmin, grubun bugüne kadarki belgesellerinden daha farklı, çok daha samimi olduğunu söylediğimde, Mick Jagger’ın gözlerinin içi parlıyor: “İşte biz de tam bunu istiyorduk! Çok teşekkürler!” Mick de içeriye giriyor…
Kameralar omuzlardan iniyor, ortalık sessizleşiyor. Kafamı önüme eğip bir nefes alıyorum ve son 15 dakikada olanları düşünüp gülmeye başlıyorum: Durdum durdum, ele avuca sığmayan dört tipi, en zor yerde, kırmızı halının kargaşasında, gala heyecanının ortasında yakaladım! İlk kırmızı halı deneyimimde ‘Kare As’ çıkarmış bulunuyorum. Scorsese’ye içimden teşekkür edip, ‘Rolling Stones’un ışığı üzerimizden eksik olmasın’ diyorum.