25
Apr

Sen, ben, göçmen…

sen-ben-gocmenİstanbul Film Festivali’nin açılış filmi ‘Hoşgeldiniz’ göçmenlik meselesine dair ibret verici bir hikâye anlatıyordu. Bu hafta da gündemimiz aynı…

On yıl kadar önceydi. Yılbaşı tatilinin tatlı gevşekliğiyle elimi kolumu sallaya sallaya işe gittim. Sakin bir gün olmasını bekliyordum. İçeri girer girmez, sefer görev emri geldi. İstikamet çizmenin topuğuydu. İtalya’nın Brindisi kıyısına yüzlerce Kürt kökenli göçmen çıkmıştı. Türkiye’den yola çıkan küçük bir gemide, uzun bir yolculuktu. Erzak bitmiş, su bitmişti. Aralarında hastalananlar vardı. Sahil görününce bazıları suya atlamıştı.
İtalyan sahil güvenliği gemiyi Bari’ye bağladı, göçmenleri Brindisi’de bir okula yerleştirdi. Yanlış hatırlamıyorsam aralarında hayatını kaybedenler yoktu ama, onları gördüm, perişan vaziyetteydiler. Hepsi de siyasi sığınma talep ediyordu. Konuştuklarımdan birkaçının ilk denemesi değildi. Belki son denemeleri de olmamıştır. İtalya hükümeti ve iltica yasaları kolay mülteci statüsü vermekten yana değildi. O dönemde bu insanlara mülteci statüsü verilmesi talebiyle Roma’da yapılan gösteriler Türkiye’de birçok gazeteye öfkeli başlıklar attırmıştı.
Göçmenlerle ve Brindisi’deki yetkililerle konuştuktan sonra ikinci durağımız Bari limanı oldu. Hayalet bir gemi gibi kara kara duran küçük bir şilepti. Liman güvenliğine çaktırmadan yaklaşıp gemiye atladık. İçeride durum tam bir felaketti. Herhalde ancak 30 kişinin rahat rahat seyahat edebileceği gemi belli ki tıka basa dolmuştu ve bırakın erzağı hijyen diye bir şey de kalmamıştı.

İnsanlık dersi
Göçmenlerin geride bıraktıkları eşyalar arasında çocukların oyuncakları, parçalanmış kıyafetler, boş şişeler kalmıştı. Geminin kaptanı ve bütün dümenin başındakilerin kaldığı bölüm ise yine leş gibi ama biraz daha iyi koşullara sahipti. Memleketlerine geri gönderilmiş olsalar da sahil güvenliğin onları zamanında toplaması şüphesiz birçok hayat kurtarmıştı. Gemideki incelememiz polisin kameranın ışığına uyanıp bizi kısaca sorgulamasıyla son buldu.
Türk gemisi Pınar’ın mürettebatı ise geçen hafta tarihe geçecek bir insanlık yaptı. 140 göçmeni ölümden kurtardı ve eşitsizlikler dünyasında biraz daha eşit olma hakkını elde etmek isteyen insanlara karşı gittikçe katılaşan yasaların karşısında, ülkelerin arasında, limboda kalmak pahasına yerinden kıpırdamadı. Gemide karaya ayak basmayı bekleyen 140 göçmenle -aralarında hamile bir kadın da vardı ve hayatını kaybetmişti - İtalya ile Malta arasındaki itişmenin bitmesini sabırla bekledi. İtalya “Malta karasularında bulundular” diyordu, Malta “Bize 114, size 41 deniz mili uzaktaydılar. Uluslararası hukuk en yakın güvenli limana çıkmalarını söylüyor” diyordu. Yine de onlar Türkiye ile Yunanistan arasında pinpon topu gibi bir oraya, bir buraya atılırken masadan düşenlerden daha şanslıydı. Sonunda hikâye korkulduğu kadar uzamadan, İtalya’nın göçmenlere sahip çıkmasıyla sonuçlandı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin tespiti: Pınar gemisi mürettebatı bu son derece hayati meselede iki hükümetin de gösteremediği insani sorumluluğu göstermiş ve benzer durumlarla karşılaşacak gemilere de örnek olmuştu.

Bize ‘Hoşgeldiniz’ lazım
İnsani sorumluluk ve sorumsuzluk arasındaki farkı İstanbul Film Festivali’nin üç hafta önceki açılışında da gördük. Fransız yönetmen Philippe Lioret’nin çektiği ve Berlin Film Festivali’nde de bir ödül alan ‘Hoşgeldiniz’ filminin hikâyesinde. Ailesiyle birlikte Londra’ya göçmüş sevgilisine ulaşma aşkı ve azminden bütün zorluklara rağmen hiçbir şey kaybetmeyen, Manchester United’da oynamayı hayal eden 17 yaşındaki Bilal ve başlangıçta sadece ayrılmakta olduğu karısına sempatik görünmek için Bilal’e kapısını açan, sonra da vicdanını susturamayan yüzme hocası… Manş Denizi’nin azgın suları. Fransız yasalarının ‘senin benim gibi insan olan göçmenlere’ yardımcı olanları, ‘yardım ve yataklıkla’ suçlayıp bu işten para kazanan insan kaçakçılarıyla bir tutması. Bu durumdan sinenlerin, göçmenlere su bile vermemesi. Çok faydalı bir iş yaptığını sanan Fransız polisinin acar tavırları. Fransa’ya üç ayda kapağı atabilen Bilal’in -tanıklıklara dayanılarak senaryoya yerleştirilen- Türkiye’de yakalandığında kafasına poşet geçirilmesi hikâyesi. Amansız İngiliz sahil güvenliği. Philippe Lioret’nin güzel sinema dili ve oyuncuların sahiciliği.
Filmi izledikten ve yutkunduktan sonra içimden yönetmene sarılmak gelmişti. Sonra karşılaştık. Önce neler hissettiğimi söyledim, “Keşke filmi burada daha çok kişi izleyebilse..” dedim. O da bana filminin Avrupa’da sadece iki ülkede satın alınmadığını söyledi:
İngiltere ve Türkiye. Şaşırtıcı değildi tabii, ama olsun, her şeyden önemlisi film Fransa’da büyük başarı elde etmişti. Kastettiği gişe başarısı değildi ama. Büyük zevkle, ‘Sarkozy’nin Fransası’nda’ ülkeye yasadışı yollardan giriş yapan göçmenlere yardım edenleri tacirlerle bir tutan, tehdit eden yasanın film sayesinde değişeceğini söyledi. Sarkozy’ye rağmen! Birbirimize sarıldık.
‘Hoşgeldiniz’ Türkiye’ye de lazım, İngiltere’ye de…
Sana, bana, herkese…

Tags: , , , , , ,

 

One Response to “Sen, ben, göçmen…”

  1. Reaper Says:

    ekşi sözlük’ün en iyi yazarlarından olan jimi the kewl’in banu güven yazısını okudunuz mu? görüşlerinizi merak ediyorum.

    http://jimithekewl.blogspot.com/2009/06/banu-guven-bir-sentez-model.html

Do you dare to leave a reply ?