hulya-avsarGeçenlerde keşfettik. Bir Rum dostumuz, 1960’larda ilkokulda öğretilen ‘Andımızı’ böyle öğrenmiş ve hâlâ da böyle sanıyormuş. ‘Türküm, doğruyum’dan sonra ‘yasam’ değil, ‘yasak’la devam eden bir ant olduğunu düşünmüş, o yaşta da birçok yasakla karşılaşan, ‘Vatandaş! Türkçe konuş!’ kampanyalarının da bizzat mağduru olan bu çocuk. Baskıcı politikalar nedeniyle önce adasından, sonra da memleketinden göçmek zorunda kaldığı için Türkçesini ilerletememiş, andı bugüne kadar böyle hatırlamış. Doğrusunun ne olduğunu anlattığımızda şaşırmıştı.
Aslına bakılırsa ‘yasak’lı versiyon memlekete daha uygun. İş siyasette bitmiyor, bunun bir de yargı cephesi var. Bazı savcılarımız demokratik açılıma nasıl yaklaştıklarını, barış adına en basit ifadelerle edilen iki satır lafı soruşturma konusu yaparak ortaya koyuyor.

Kadın kıyafetleri içinde Atatürk
Hülya Avşar ve onunla Milliyet’te söyleşiyi yapan Devrim Sevimay hakkında ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği ve aşağıladıkları’ iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Avşar’ın Bakırköy Savcılığı’nın  soruşturmaya ‘değer’ bulduğu sözleri şöyle: “Demokratik açılım meselesinden ben çok korkuyorum. Korkuyorum, çünkü bu öyle bir mesele ki, artık dönüşü yok. Bu işe başladıysanız bitirmek zorundasınız. En azından başarmaya doğru gidildiğini hissettireceksiniz. Aksi halde bu yeni doğmuş bebeğin ağzına memeyi verip en güzel anında çekmeye benzer, ki bu çok tehlikeli. Çünkü o zaman ne olur o bebek? Kıyameti koparır, olay çıkarır. Ne zaman ki sen yine o memeyi ağzına verirsin ya da başka bir meme; ancak o zaman susar, başka türlü kurtulamazsın artık. Türkler bu ülkenin bölünmemesini istiyor. Topraklarını, milletlerini korumak istiyor. Buna da sonsuz hakları var ama yöntem hataları yaptıklarını kabul etmeliler. Ben de sonuna kadar Türküm; ama bu Kürtleri yok saymak, onlara etnik baskı yapmak anlamına gelmemeli. Yıllardan beri Anayasa’yı değiştiriyorlar, bir kez de barış için değiştirsinler. Sadece acırım ona, (Öcalan’ı kastediyor) o kadar. Aslında insanlara kızmak, yargılamak zamanı da geçti artık. Siz çağırdınız diye yıllardır dağlarda yaşayan insanlar ‘Lay lay lom’ diyerek inmeyeceklerdir.”
Biraz eski defter açacağız çünkü gerekli. Yine Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı soruşturma açmıştı, konu Hürriyet gazetesinde yayınlanan bir alıntıydı. Gazeteci İpek Çalışlar’ın ‘Latife Hanım’ kitabından yapılan alıntıda, Latife Hanım’ın kızkardeşinin ağzından, Mustafa Kemal’in Topal Osman’ın adamlarından çarşaf giyerek, tebdil-i kıyafet marifetiyle kaçtığı anlatılıyordu. Bir ‘vatandaşın’ başvurusu üzerine, Bakırköy Basın Savcısı, İpek Çalışlar ile Hürriyet’in sorumlu Yazıişleri Müdürü Necdet Tatlıcan hakkında Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefet ve basın yoluyla Atatürk`ün manevi şahsiyetine hakaret iddiasıyla soruşturma başlatmayı gerekli görmüştü. Çalışlar’ın 4,5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
Savcının yaklaşımının  tartışılmaya muhtaç birden çok yanı vardı. 1- Cinsiyetçi yaklaşım. Memlekette Atatürk’ün kadınlara özgü bir kıyafeti giymesini, manevi şahsiyetine hakaret olarak algılayabilenler vardı. 2- Maço yaklaşım. Erkek adam, hele bir ulusun lideri tehlikeden kaçmazdı. Bu durumda Atatürk’ü, hayatını kurtarması söz konusu bile olsa kaçarken betimlemek, şahsına hakaret sayılıyordu. Pekiyi o zaman daha cumhuriyet kurulmadan ölse daha mı iyiydi? 3- Savcıya göre Atatürk’ü kadın kıyafetleri içinde kaçarken ‘hayal ettirmek’ ise suçların en büyüğü olabilirdi… Ama hakim ortada bir suç olmadığına karar verdi.

Benden de imza!
Sonra Bülent Ersoy da Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’nın soruşturma konusu oldu. Popstar Alaturka’da “Ben oğlumu askere göndermezdim” diyerek popülizme diklenen Bülent Ersoy, ‘halkı askerlikten soğutma’ suçundan yargılandı; Ersoy’un üç yıla kadar hapsi isteniyordu. Ersoy beraat etti ama aynı savcı davanın peşini bırakmadı. Dosyayı temyize götürdü. Gerekçesi, “Tanınmış bir sanatçı olan sanığa toplumun verdiği değerle, sarf ettiği sözlerin yer ve zaman itibarıyla değerlendirilmesi yapılmadan, meseleyi salt düşünce özgürlüğüne, eleştiri hakkına, suç kastının yokluğuna bağlamak atılı suçun unsurlarıyla çelişmektedir” şeklindeydi.
Bakalım Yargıtay’da ne olacak? Ama şunu söylemek mümkün. Yukarıdaki gerekçe, memlekette demokratik değerlerin, düşünce ve ifade özgürlüğünün yerleşmesinde geniş kitlelere örnek olabilecek popüler isimlerin savcılığın takibinde olabileceğini gösteriyor.
Onların cesaretinin kırılmaması, her bireyin yüreğinden geçeni korkmadan ifade edebilmesi ve gazetecinin de işini yapabilmesi için, düşünce ve ifade özgürlüğü için, o röportajın altına bir imza da benden. Zaten söylenenleri de yukarıda tekrarlamış bulunuyorum. İlginize…