image010Bundan birkaç yıl önce bir taksi şoförüne nereli olduğunu sordum. Hakkarili’ydi. Neden İstanbul’a gelmişti pekiyi? 1990’ların başında köyü yakıldığı için. PKK her köye uğradığı gibi onlara da uğruyordu ve asker de bunu fark etmişti. O zamana kadar iyi ilişki içinde olduklarını anlattığı komutan bir gün köye gelip “Evleri boşaltın, buradan taşının” dedi. Nereye pekiyi? Bunun cevabı yoktu işte. Varlıklı bir köydü, hayvancılıkla geçiniyordu. Köylüler taşınmak istemediler.
Aradan bir süre daha geçti, askerler yine geldi ve bu kez “Köyü şu tarihe kadar boşaltın, çünkü yakacağız” dediler. Köylüler buna inanmak istemedi. Üçüncü ziyaret ise kısa sürdü. Bu kez “Hemen evlerden çıkın çünkü bugün bombalayacağız” dendi. Evlerinden ellerine ne kaptılarsa öyle çıktılar. Bir tabak, yatak, zar zor edinilmiş bir televizyon, arabaya ne sığarsa doldurdular ve arkalarına bakmadan uzaklaştılar. Kısa süre sonra arkalarından alevler yükseliyordu. Adamcağız gözleri dolarak anlattı hikâyeyi. O sıralarda Köye Dönüş Yasası gündemdeydi.
Tazminat da veriliyordu. Ama yasa geç kaldığı için köyden birçok aile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş ve tazminat almıştı bile. Onun neden şikayetçi olmadığını sorduğumda aldığım cevap beni sarstı. Adamcağız devletinden şikâyetçi olmayı kendine yediremiyordu. Sustuk ikimiz de.
Kırmızıgül’le hislenenler
Hayatlarını alışveriş merkezlerinde ya da evle iş arasında, resmi söylemlere sırtını dayayarak geçirip sonra Mahsun Kırmızıgül’ün filmini gözyaşları içinde seyredenler acaba bu hafta ne olduğunu anlayabildiler mi, yoksa onlar da, artık değişmiş olsa bile, resmi ideolojinin o güne kadar öğrettiği biçimde bir komplo arayışına mı girdiler? İşin arkasında dış mihraklar mı arandı?
Hiçbiri, devletin sadece hükümet olarak değil asker tarafıyla da yeni bir politika izlediğini anlamadı mı? Suç duyurusunda bulunacaklarını söyleyen şehit anneleri evlat acısını daha çok cezanın ve savaşın mı dindireceğini düşünüyor? Evlat acısı dinebilir mi zaten? Bundan sonra daha çok gencin ölmeyeceği umudu insana daha iyi gelmiyor mu? Mayınların temizleneceği, çatışma artıklarının çocukların elinde patlamayacağı bir dönem insana daha iyi gelmez mi?
1990’ların başında köylerini terk etmek zorunda kalıp Irak’ta önce Atruş’a sonra Ninova’ya geçen, niyahetinde de Mahmur’da kendilerine yeni bir hayat kuran Kürtler, geri döndüklerinde evlerini bulamayacak olsalar da, dönüyor.
Kendilerini kolay bir hayat beklemiyor kuşkusuz. Düşünün, o kamplarda doğan çocuklar üniversite çağına geldiler. Hiç görmedikleri yurtlarına dönmenin heyecanını yaşıyorlar. Zamanında kendilerini koruyamayan devlete geri dönüşün tedirginliği de olabilir üstlerinde.

Zihinde yaşayan kare
Mesleğe ilk başladığım yıllardı. Sanırım 1988’di. İstanbul’un altyapısız gelişen dev gecekondu mahallelerinden Sultanbeyli’ye Çukurca’dan 90 kişilik bir ailenin göçtüğünü duymuştuk. Beraber çalıştığım gazeteciyle gidip aileyi bulduk. Çoğu Türkçe bilmiyordu. Bilenler sadece askere gitmiş olanlardı. Ailenin genç erkekleri ıslak beton zeminde yere çöküp anlattılar.
Helikopter havadan ateş saçmıştı. Bizim sesimize bebek ağlamaları karışıyordu. Evin zeminindeki soğuk, insanın kemiklerine işliyordu. Bu tablonun içinde bir de yaşlı adam vardı. Ailenin en büyüğü, 90 küsur yaşında bir dede. Doğduğundan bu yana yaşadığı köyünün yerle bir edilişine tanık olduktan sonra, Hakkari’den İstanbul’a bir kamyonetin arkasında gelmişti. Şimdi o ıslak betona serilen döşekte ana rahminin içinde kıvrılmış gibi yatıyor, hiç konuşmuyor ve sadece bir noktaya sabit şekilde bakıyordu. Baktığı yerde güzel bir kafes, içinde de bir keklik vardı. Ailenin Çukurca’dan İstanbul’a getirdiği yalnızca buydu.
O adam yurduna bir daha geri dönemedi. Fotoğrafını çekmiştim. O fotoğraf sonra İsviçre’de zorunlu göçle ilgili bir kitapta yayımlandı. Negatifini de vermiştim. Bir daha fotoğrafı hiç göremedim. Ama her milimetrekaresiyle zihnimde yaşattım. İşte o tek kare her şeyi anlatıyor. Anlamak için bakmak ve dinlemek gerekiyor, o kadar.