24
Oct

Çukurca’dan gelen keklik

image010Bundan birkaç yıl önce bir taksi şoförüne nereli olduğunu sordum. Hakkarili’ydi. Neden İstanbul’a gelmişti pekiyi? 1990’ların başında köyü yakıldığı için. PKK her köye uğradığı gibi onlara da uğruyordu ve asker de bunu fark etmişti. O zamana kadar iyi ilişki içinde olduklarını anlattığı komutan bir gün köye gelip “Evleri boşaltın, buradan taşının” dedi. Nereye pekiyi? Bunun cevabı yoktu işte. Varlıklı bir köydü, hayvancılıkla geçiniyordu. Köylüler taşınmak istemediler.
Aradan bir süre daha geçti, askerler yine geldi ve bu kez “Köyü şu tarihe kadar boşaltın, çünkü yakacağız” dediler. Köylüler buna inanmak istemedi. Üçüncü ziyaret ise kısa sürdü. Bu kez “Hemen evlerden çıkın çünkü bugün bombalayacağız” dendi. Evlerinden ellerine ne kaptılarsa öyle çıktılar. Bir tabak, yatak, zar zor edinilmiş bir televizyon, arabaya ne sığarsa doldurdular ve arkalarına bakmadan uzaklaştılar. Kısa süre sonra arkalarından alevler yükseliyordu. Adamcağız gözleri dolarak anlattı hikâyeyi. O sıralarda Köye Dönüş Yasası gündemdeydi.
Tazminat da veriliyordu. Ama yasa geç kaldığı için köyden birçok aile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş ve tazminat almıştı bile. Onun neden şikayetçi olmadığını sorduğumda aldığım cevap beni sarstı. Adamcağız devletinden şikâyetçi olmayı kendine yediremiyordu. Sustuk ikimiz de.
Kırmızıgül’le hislenenler
Hayatlarını alışveriş merkezlerinde ya da evle iş arasında, resmi söylemlere sırtını dayayarak geçirip sonra Mahsun Kırmızıgül’ün filmini gözyaşları içinde seyredenler acaba bu hafta ne olduğunu anlayabildiler mi, yoksa onlar da, artık değişmiş olsa bile, resmi ideolojinin o güne kadar öğrettiği biçimde bir komplo arayışına mı girdiler? İşin arkasında dış mihraklar mı arandı?
Hiçbiri, devletin sadece hükümet olarak değil asker tarafıyla da yeni bir politika izlediğini anlamadı mı? Suç duyurusunda bulunacaklarını söyleyen şehit anneleri evlat acısını daha çok cezanın ve savaşın mı dindireceğini düşünüyor? Evlat acısı dinebilir mi zaten? Bundan sonra daha çok gencin ölmeyeceği umudu insana daha iyi gelmiyor mu? Mayınların temizleneceği, çatışma artıklarının çocukların elinde patlamayacağı bir dönem insana daha iyi gelmez mi?
1990’ların başında köylerini terk etmek zorunda kalıp Irak’ta önce Atruş’a sonra Ninova’ya geçen, niyahetinde de Mahmur’da kendilerine yeni bir hayat kuran Kürtler, geri döndüklerinde evlerini bulamayacak olsalar da, dönüyor.
Kendilerini kolay bir hayat beklemiyor kuşkusuz. Düşünün, o kamplarda doğan çocuklar üniversite çağına geldiler. Hiç görmedikleri yurtlarına dönmenin heyecanını yaşıyorlar. Zamanında kendilerini koruyamayan devlete geri dönüşün tedirginliği de olabilir üstlerinde.

Zihinde yaşayan kare
Mesleğe ilk başladığım yıllardı. Sanırım 1988’di. İstanbul’un altyapısız gelişen dev gecekondu mahallelerinden Sultanbeyli’ye Çukurca’dan 90 kişilik bir ailenin göçtüğünü duymuştuk. Beraber çalıştığım gazeteciyle gidip aileyi bulduk. Çoğu Türkçe bilmiyordu. Bilenler sadece askere gitmiş olanlardı. Ailenin genç erkekleri ıslak beton zeminde yere çöküp anlattılar.
Helikopter havadan ateş saçmıştı. Bizim sesimize bebek ağlamaları karışıyordu. Evin zeminindeki soğuk, insanın kemiklerine işliyordu. Bu tablonun içinde bir de yaşlı adam vardı. Ailenin en büyüğü, 90 küsur yaşında bir dede. Doğduğundan bu yana yaşadığı köyünün yerle bir edilişine tanık olduktan sonra, Hakkari’den İstanbul’a bir kamyonetin arkasında gelmişti. Şimdi o ıslak betona serilen döşekte ana rahminin içinde kıvrılmış gibi yatıyor, hiç konuşmuyor ve sadece bir noktaya sabit şekilde bakıyordu. Baktığı yerde güzel bir kafes, içinde de bir keklik vardı. Ailenin Çukurca’dan İstanbul’a getirdiği yalnızca buydu.
O adam yurduna bir daha geri dönemedi. Fotoğrafını çekmiştim. O fotoğraf sonra İsviçre’de zorunlu göçle ilgili bir kitapta yayımlandı. Negatifini de vermiştim. Bir daha fotoğrafı hiç göremedim. Ama her milimetrekaresiyle zihnimde yaşattım. İşte o tek kare her şeyi anlatıyor. Anlamak için bakmak ve dinlemek gerekiyor, o kadar.

 

5 Responses to “Çukurca’dan gelen keklik”

  1. Öztürk Miraç SARAL Says:

    Henüz askere gitmediğim için tam olarak neye benzediğini ve içinde mantık barındırıp barındırdığını bilemiyorum. Ancak şunu görebiliyorum ki son 50 yıldır Türkiye’deki her sorun, her mesele ancak olabilecek en kötü senaryoyla gerçekleşebiliyor. Yaşamda olduğu gibi ülke yönetmenin nüvesi doğru seçimler yapabilmektir. Biz bu sorunda doğal olarak “en iyi karar” olarak gördüğümüz şiddeti seçtik. Şiddete şiddetle cevap verdik. Sonunda olanlar ortada: harcanan milyar dolarların, kaybedilen insanların sonunda PKK üyelerini ülkemize halaylarla karşıladık. Katiyen eleştirmiyorum ama madem savaş yolunu seçtik, sonu daha farklı olmalıydı. Ya da en başta barışçıl bir yol seçmeliydik.

    Ya yanlış kararları doğru şekilde uyguluyoruz ya da doğru kararları yanlış şekilde uyguluyoruz.

    Biz karar verme aşamasında batırıyoruz. Ülkemizin kafası hala karışık. Maalesef.

  2. Abdülmennan Tor Says:

    Pek Değerli Banu Hanımefendi;

    Meslektaşlarınıza, Türkiye’deki gazeteciliğin duyumlarla değil ama yaşananlarla yapılması lazım geldiğini ve bu vesile onların çıtalarına yeni menziller kazandırmaları gerektiğini hatırlatacağınız, meslek namusunuza ve mesleki duruşunuza; bu toprakların, kendisine can veren suyu kadar rüzgarı kadar ihtiyacı vardır. Bu kutsi vazifede kaleminiz dik, kelimeleriniz kalbî ve Yüce Allah sizinle olsun. Muhabbetlerimle

  3. tevfik erdengi Says:

    selam,
    bir şeyi eleştirmek için o şeyi çok iyi yapıyor olmak gerekmez. örneğin hiç film yönetmemiş biri iyi film eleştirisi yapabilir. bu durumun istisnalarından biri çocuk sahibi olmadan çocuğunu kaybedenlerin davranışlarını eleştirmek ve yol göstermektir diye düşünüyorum. insan çocuğu için ya da çocuğunu kaybettiğinde mantıksız olabilir ve buna %100 hakkı vardır. bilmem haksız mıyım…

  4. ilknur Says:

    Banu Hanım, yazınızı okurken gözyaşlarıma engel olamadım ve bir kez daha anladım yargılamak çok kolay anlayabilmek ise çok zor.Bugün bu ülkede köşesinden fütursuzca kalem sallayan sözde meslektaşlarınıza örnek olmanız dileğiyle..

  5. Bozan Says:

    Bence banu hanım istanbula en yakın köylerden birine gitmenizi ve oradaki turk kokenli olarak görebildiğiniz bayanlarla röportaj yapmanızı yegelerim.Ve idda ediyorum o taksi şöförü ve onun ailesi, roportaj yapmanızı tavsiye ettiğim ilgili köyün ilgili ev kadınlarından daha güzel türkeçe konuşuyordur.İstanbul u sadece bir örnek olsun diye verdim.
    ” okur yazarlık yok,ve konuşurken kullandıkları kelime sayısı 40 ile 50 arasında bir yerde.”zaten kelimelerin bir çoğunu da anlamazssınız. Turkiye bu.
    Sonra köylerini boşaltma olayını,silahlı kuvvetlerin keyfi bir tavrı olarak görmüyorum açıkçası.Bu tür konuları tartışırken şunu unutmamak gerektiğine inanıyorum.terorle mucadele eden silahlı kuvvetler mensubu onbinlerce guneydogulu ve dogu anadolu lu asker var.Yani taksi şoforu köyleri zorla boşaltanların etnik bir ayrımcılık mı yaptıgını dusunuyor.Ben tugut ozalın devlet başkanı olurken hiçbir etkin ayrımcılığa uğramadığını biliyorum bir köy boşaltılırken mi yapıldığına inanacağım.Dünyada terörü destekleyen rejimler,diktatörler olabileceği gibi,kimi köylülerde olabilir.Zaten suçlaya ceza, kanunlar da ya idari yada adli makamlarca verilir.Dünyanın heryerinde bu böyle.terörü destekleyen köylülere Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyiden karar alınacak değil herhalde.

Do you dare to leave a reply ?