Dec
Marina’nın düşündürdükleri
Çoğunluk, çocuklar milli marş okurken kendilerinden geçip hıçkırıklara boğulunca değişik bir haz duyuyor, ben buna dayanamıyorum. Marina’yı gördüğümde de içim parçalandı.
Misafirlikteydik, televizyonun sesi kısıktı ve ekranda Gökçeada’dan, Gliki -bugünkü adıyla Bademli- Köyü’nden tanıdığım dünya tatlısı Marina vardı. Son derece teatral bir hadise vuku buluyordu. Televizyonun sesi açılınca durum hemen anlaşıldı. Bu da o yarışmalardan biriydi. İronik bir durumdu. Sürekli ayrımcılığa uğramış bir topluluğun içinde, ayrımcılığı en ağır haliyle yaşamış bir ailenin küçük kızı, ulus devlet modelinin tutkallarından milli marşa tutunmuştu.
‘Yasam’ yerine ‘yasak’
Onun büyükleri eskiden adadaki okullarında anlamını bilmeden, anlayamadan ezbere ‘Andımız’ı okuyordu. Hatırlıyor musunuz, bir kere yazmıştım, ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım, yasam’ yerine gerçekten öyle algıladıkları ve en çok o sözcüğü duydukları için, ‘yasam’ yerine ‘yasak’ diye okuyorlardı andı. Zamanında Rumca ders görmek yasaklandığı için bütün çocuklar zaten İstanbul’a, Atina’ya gidip okumak durumunda kalmışlardı. Sonra herkes bir şekilde bezdirildi ve ada halkı göç etmek zorunda kaldı. Artık durum farklı, ‘Vatandaş Türkçe konuş!’ kampanyası yok, ama adada okula giden Rum çocuk da yok artık. Açık Rum okulu da yok dolayısıyla. Marina İstanbul’daki az sayıda okuldan birine, Zapyon’a gidiyor ve İstiklal Marşı’nın 10 kıtasını ezbere biliyor, yaşayarak aktarıyor. Kabul görmek istiyor.
İstiklal Marşı’nın içinde birçok Osmanlıca sözcük var. Şüheda, izmihlal, ruh-i mücerret gibi. Marina’nın yaşı ve aklı, marşın sözlerini ‘öğrenmeye, anlamaya’ yetiyor. Pekiyi küçücük çocuklara bu sözleri bağırta bağırta okutmanın anlamı nedir? Bir ara sabah programlarına bile çıkan ve daha doğru düzgün konuşamayan bir kız çocuğu vardı. Ayağını yere vurarak avaz avaz sözleri arka arkaya diziyordu. Aynı modelden geçtiğimiz yıllarda yapılan bir Türkçe Olimpiyatı’nda da karşımıza çıktı. Ön sıralarda oturan protokol, toz pembe balerin elbisesi içinde bağırınan maksimum altı yaşındaki kız çocuğunu takdirle, ama gülerek izliyordu. Videoyu tekrar izleyince, yine içim burkuldu.
‘Çocuklara yaşlarının elvermediği işlerin yaptırılması’ başlığı altında değerlendirilebilecek bir durum. Yani bir tür sömürü gibi geliyor bana açıkçası. Çocuğu maymun etmek de diyebiliriz. Bir çocuğa anlamadığı birtakım sözlerle, bir milletin acılar ve kahramanlıklarla dolu kurtuluş mücadelesini anlatan bir marşı okutmak, ona ağır, acılı ama gururlu bir aşk şarkısı söyletmekten ne kadar farklı? Her kimden öğrendiyse marşın ya da şarkının sözlerini, o kişiyi taklit ederek ya da onun yönlendirmesiyle girilen birtakım haller. “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şühedaaa!” diye bağırtmak o çocuğu… Anne babalar bundan nasıl mutluluk duyuyor anlamıyorum. “Küçük bebeğim ne kadar iyi taklit yapıyor” diye mi seviniyorlar?
Kabul ve takdir
Ben ilkokula gittiğim ilk günü hatırlıyorum. Herkes sıraya girmişti ve o on kıtanın sadece ikisinden oluşan İstiklal Marşı okunmaya başlamıştı. İlkinde sınıf arkadaşlarımla birlikte sadece etrafımıza baktık. İkincisinde anladığımız bölümlerini söylemeye çalıştık, ama kalabalığa yetişemedik, sonra bir süre play back’le durumu idare ettik. “O be!”, “nim milletimiiiin” kısımlarını anlamak mümkün değildi zaten. Bir ara, okuma yazmayı söktükten sonra öğretmenimiz hikâyesini anlatıp öğretmişti o iki kıtayı. Sonra ikinci sınıfa başladığımızda göğsümüzü gere gere söyledik biz de. Andı zaten öğrenmiştik. “Olmuştuk” biz yani. Kabul görmek ve takdir edilmek güzel duyguydu.
Marina da o duyguyu yaşıyor işte. Umarım hayatı boyunca ayrımcılıkla hiç karşılaşmaz, kabul görmek gibi bir derdi de olmaz.
Yazının sonunda İstiklal Marşı’nın ve başka milli marşların da çok değişik ve güzel yorumları için bir link vermek istiyorum:http://www.pangeaday.org/anthems.php?vid=3
Bu linkten devam ettiğinizde karşınıza daha fazlası da çıkacak. İyi hafta sonları.